30 Ağustos 2008 Cumartesi

Tatil zamanı!!!

Canımın içi, ciğerimin köşesi anneciğimin doğum gününü bu gece 3 gün erkende olsa kutladık ve eve geldik. 1 Eylülde doğan annemin doğum gününü, tatilde olacağımdan bugünden kutladık. Meraklandırmayayım sizleri, bugün tatile gidiyorum. Hemde neredeyse 10 gün boyunca. Söz dönünce detayları anlatacağım. Yaz boyu "tatil tatil" demiştim, sonunda çıkıyoruz.  Kendinize çok iyi bakın. Hepinizi özleyeceğim...


Heheeyyyy!!!!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Zaman su gibi...

Ne kadardır yazmıyorum. Çalışmıyorum ama hergünüm dolu geçiyor. Yine, yeniden kısaca iyi ve yoğun olduğumu söylemek ve bir iki laf etmek için yazayım dedim. Kısa bir Londra seyahati, sayısız akşam yemeği, ev ve ailem arasında yaptığım koşuşturmalar ile yaklaşık bir aydır ne kendi bloguma, ne de arkadaşlarımın bloguna girebildim. Doğru dürüst maillerime bile bakamadım. Ama herşey yolunda. Herşey güzel. Bir sıkıntı yok. Herkesin sağlığı yerinde. Havalarda güzel. Londra'da üşüdüm ama İstanbul'da pek farklı değil. Hele Temmuz ve Ağustos ayları için gayet iyi gidiyor. Geçen yazı hatırlıyorum da; resmen dev bir fön makinesi üzerimize üflüyordu...

Geçen sene kavrulduğumuz Temmuz  ve Ağustos aylarında, bu sene İstanbul'da nefes alabiliyoruz. Hatta öyle ki, 29 Temmuz Salı sabahı saatler sabahın beşinde evden çıktığımda, Arnavutköy'de öyle bir yağmur yağıyordu ki, garajdan arabamızı alıp, valizleri almaya eve gelene kadar, ayakkabılarım ve üzerimdeki eşofman dizlerime kadar resmen sırılsıklam olmuştu. Eve girip ayakkabılarımı değiştirmek zorunda kaldım. Havalimanında ise görevliler bize "aaa dışarıda yağmur mu var" diye sorular sordu. Saçlarım hala banyodan henüz çıkmış gibi şıp şıp havalimanının yerlerine damlıyordu... Hakikatende, Yeşilköy ile Boğaz arasındaki havanın farkı inanılmazdı. Annemle birlikte check-inimizi yaptık, kahvaltımızı ettik ve uçağa bindik. Kısa süreli bir uçuştan sonra (yaklaşık 3 saat 25 dakika ve ben hayatımda Londra'ya, abartmıyorum, 500 kere gitmişimdir; hiç böyle hızlı gittiğimizi hatırlamıyorum!??) çok sevdiğim, ikinci evim Londra'ya indik. Annemin "ben bir daha asla seninle uçmam" haykırışları arasında Londra'nın merkezine doğru yola çıktık. Uçak korkum dellendi de... Bazen oluyor bana işte... Havada hosteslerden teknisyenlere, hatta bir ara kaptan bile, yanımıza geldi. Sırf beni sakinleştirmek!!!  için. Yok öyle bağırıp çağırmam ve gerçektende sakindim, ama Marş denizi üzerinde tribülansa girdiğimizde tedirginliğimi belli ettim. Hostesi çağırıp, tribülansın ne kadar süreceğini kaptana sormasını rica ettim. Kadın resmen şov yaptı karşımda. "Aman efendim bakın sıcak hava ve soğuk hava akımlarında..... bla bla bla bla" dinlemedim bile. Sakince "lütfen ne kadar süreceğini kaptana sorun" diye ısrar edince o da şovuna devam etti. Viskiler getirdiler, önümde diz çöküp uçağın altına yerleştirilmiş kameradan bulutları gösterdiler... Ne gereksiz. Boş boş baktım anlattıklarına.... Sonunda kaptan geldi "10 dakika daha sürer sonra alçalacağız merak etmeyin" dedi ve olay kapandı. 

Londra hikayesine dönmek gerekirse, çok keyifli bir 4 gün geçirdik. Koşuşturduk, alışveriş yaptık, güzel yemekler yedik, şampanyalar içtik, Yasemin'e güzel sürprizler yapmak için koşuşturduk...Hele bir akşam öyle lezzetli bir yemek yedik ki, anlatmak zor. Tadılması lazım. Beyaz şarap soslu midye... Ben ben olalı böyle midyeyi, midye yemeğinin anavatanı kabul edilen Belçika'da bile yemedim. Tadı damağımda...Londra'da sayısız restaurant bilirim. Özellikle midyesi için burayı tavsiye ederim...

Annem...Midyeleri beklerken...

Bu arada Londra'da araplar çoğalmış. Harrods'da non-stop arapça müzik çalıyor. Hadi o normal, Mısırlı'nın olduğu için...Ama sokaklar.... Adımbaşı bir kara / kırmızı /pembe/bej/yeşil/mavi çarşaflı. Bizimkilerden hiç farkı yok. Hepsinin yüzü kapalı ama kıçları meydanda. Hepsinin ayağında son model bir topuklu (tercihen Chanel veya Laboutin), kollarında Fendi'ler, Chanel'ler, Gucci'ler.... Aklınıza ne gelirse. Kollarında pırlantalı saatler, büyük taşlı yüzükler... Sokakta yanımızdan geçerken gözleriniz kapalıyken bile yakınlarınızda olduklarını algılayabiliyorsunuz... Sesleri (tükürür, böğürür gibi konuşmaları) ya da kokuları. Ağır parfüm kokusu. Gerçi limon kolonyası bile ağır kokar tenlerinin üstünde.... Çok kötüydü açıkça... Londra'nın pahalı muhitleri araplarla kaynıyor... Tiksinti verici bir durum... Tüm bunlara rağmen Londra yine Londra... Sabah erkenden kalkıp Hyde Park'a koşmaya gittiğimde, ingilizlerin rağbet ettikleri mekanlarda yemek yiyince, güleryüzlü tezgahtarların çalıştığı butiklerden alışveriş edince insan kendini iyi hissediyor. Yine çok özlediğimi, orayı çok sevdiğimi düşünmeden edemedim. Ne pahasına olursa olsun, Londra yine de Londra... Zamanın eskitemediği bir şehir.  Çirkin çarşaflılara rağmen, görüş açısını değiştirdiğinizde, aynı kalan bir şehir....Zaman ne kadar su gibi akarsa aksın, orası benim gönlümde hep aynı kalacak. "Good morning'lerin", "Good afternoon'ların", "Please'lerin" ve "Thank you'ların" kenti...

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Kısaca...


Bloglarla ilgili en güzel şey, umursadığın insanlarla ilgili kısa kısa da olsa bilgi almak. Onların iyi olduğunu bilmek. Yoğun bir 10 günüm geçti. Kısaca kendi blogumla da pek ilgilenemedim. Ama sağlık yerinde. keyif yerinde. Hem yorucu hem de sakin bir 10 günden sonra, koşuşturma içinde geçecek bir 10 - bilemedin 20 - gün daha beni bekliyor. Sırada sigorta işleri, Londra'ya gidiş geliş biletleri, otel ayarlama, ev işleri, tadilat işleri vs vs vs... 
Planlarıma göre, yazı atlatayım, işe başlayacağım. Geçtiğimiz hafta içinde 1-2 opsiyon çıktı, Eylül'de değerlendireceğimi belirttim. Kafam dağınık o konuda. Hata yapmak istemiyorum. 
O zamana kadar da, yazın tadını elimden geldiğince çıkartmaya devam...
Bu arada Maya'nın resmini koymak istedim. Zamanında Vito'nun sağlığıda en yakın kız arkadaşıydı. Maya hayatta ve annemlerin evini beklemeye devam ediyor...

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Yassou!

Yıllar önce, ben okuldayken yaz tatili vardı. Sonra iş hayatı başlayınca o uzun tatillerim, sadece 2 haftalık izinlere dönüştü. Ama ne kıymetli 2 hafta! 15 senelik profesyonel hayatımda ilk defa, tatilden sonra, işe dönme psikolojisi olmadan evime döndüm...Değişik bir duygu...

İstanbul'dan Dalaman'a gerçekleştirdiğimiz uçuş sonrasında olağanüstü misafirperver, anlayışlı ve eğlenmesini seven bir çift ve onlara ait 'Emily' adlı tekne ile katılacağımız yelken yarışları için antrenman yapmak üzere soluğu Marmaris Marina'da aldık...  Prof.Dr. Sinan Soley ve sevgili eşi Emel. Kelimenin tam anlamıyla şahane iki insan. Derler ya, insanları en iyi ya kumar masasında, ya  içki masasında ya da tatilde tanıyabilirsiniz, işte hem içki masası hem de teknede geçirdiğimiz günler boyunca - az değil neredeyse 10 gün -  bu iki mükemmel insanı tanıma fırsatını yakalayabildim...Söyleyecek söz yok. Her ikiside insan gibi insan. Hepimize örnek olma niteliğini taşıyan, hayat tecrübeleri bol, keyif almasını bilen iki insan. Hayatıma girdikleri için çok mutluyum...İlk akşamı tecrübeli yelkenci sevgili Cemil'in, Emel'e ve bana verdiği öğütlerle geçirdik. Yarış boyunca ne yapmamız gerektiğini söyleyen kişiydi. Genelde yarışları o götürdü, ama eminim katkımız olmuştur. İlk günü dördüncü olduk; ikinci gün sonuncu. Üçüncü günümüz Rodos'a kadar yarışmaktı. Oraya vardığımızda da dördüncü olduğumuzu öğrendik. Son yarış günü ise, akülerin azizliği sonucu (buzdolabını açık bıraktığımız için - e ne de olsa içinde içkiler vardı), yarışlara giremedik. Dolayısıyla, genel klasmanda sonuncu olduk. Ama ben çok şey kazandım. Farklı bir tecrübe (yelken yarışları), iki şahane insan (Emel ve Sinan), güzel dostluklar (Yunanistan'da tanıştığım Dimitri ve Yorgo) ve özel hayatıma ilişkin tecrübeler... 

Yelken enteresan bir spor. Yarışları zaman zaman birinci götürdüğümüz dönemler oldu ama taktik hataları, rüzgarın azizliği ve daha sonra teknenin ağırbaşlı olması nedeniyle talihsizlikler yaşadık. Hayata çok paralel bir spor. Nereden ne geleceğini/eseceğini bilemiyorsunuz - ne kadar çalışırsanız çalışın -Ve sizi bazen en üst seviyelere taşıyabiliyor, bazen de en gerilerde bırakabiliyor... Önemli olan, doğru bildiğinizi yapmak, belki risk almak ve düştüğünüzde kalkabilmeyi bilmek...

Bu arada, döndüğümden beri böyle yorgunluk hissetmemiştim; artık sıcak hava mı, tüketilen alkol miktarı mı, yaşlanma mı bilemiyorum...Döndüm döneli 3 gün oldu, hala kendime gelemedim... Ama hayata devam...Dolu dolu günlerden sonra, daha da dolu günler beni bekliyor... Koşmaya devam!!!

Rodos - Anthony Quinn Koyu

Rodos - Lindos'dan bir kare...
Ekip
Elimizdeki biralar tam anlamıyla SU gibi tüketildi. 
Ouzo ve Yunanistan'a ayrı bir yazı gerekiyor...Biz Yunanistan'ı seviyoruz kısaca...

Emel & Sinan Soley
Ben, Cemil & Dimitri

Yorgos & Sinan

16 Haziran 2008 Pazartesi

Things to do

Tükenmek bilmeyen kaprislere bir son vererek işimden ayrıldım. 1 hafta oldu. So far so good. Kurumumda sevilen, sayılan biriydim - öyle de kaldım. Şimdi yazın keyfine bakacağım. Boş durmak yok tabii. Babamın yanında işe başladım bile. En azından azıcık da olsa onun işine yarayabilirim. Ama itiraf edeyim; çok keyifliyim...İşsizlik oranına katkım oldu ama bu hükümetin aleyhineyse, ben zaten hoşnutum bu durumdan. hehehehe...
Yalnız bu boşluğu iyi değerlendirmek lazım. Yapılacakların listesini çıkarttım. Aklımda kalan Tanya ve Ersin ziyareti. Hala gerçekleştiremedim. Ama olsun, onlar çok özel insanlar ve kapıları bana her zaman açık. Öyle hissediyorum onlarla. Onların da öyle hissettiğini biliyorum.  Birbirimize karşı olan görevlerimizi biliyoruz. Gerçek dostluk, karşılıklı sevgi ve saygı bu olsa gerek. Şebnem için de aynı şey geçerli. Onlar hep oradalar benim için. Bunu hissetmek ayrıcalıklı bir duygu.

Yapılacak listeme geri dönersek, Tanyalara ev ziyareti ve balık roka rakı olayımız var. Bu hafta içinde babamın ofisinde yapacağım bir iki değişiklik var. O değişikliklerin bir kısmı bitti. Çarşamba akşamım (dün) çok sevdiğim bir arkadaşımın - Ali - doğum günü gecesiydi; ki Moda Deniz klubünde kutladık. Perşembe akşamı (bu akşam) Cemil'in annesinin doğum günü yemeği var. Sonra Cuma banka işlerim ve valiz toplama işlemi...Türkiye maçı da var ayrıca. Burada bir iki kelime etmeden duramayacağım; Pazar akşamı 15 dakikada atılan 3 gol sayesinde sesim hala kısık. İnsanların milli takımımız için söyledikleri, Fatih Terim için söyledikleri umurumda değil. Bir, kimin umurunda bilmem kaç dakika futbol oynamadıysak; futbol dolu dolu 90 dakikadır. İkincisi Fatih Terim şöyle böyle hata yapıyormuş, nasıl bir hata bizi çeyrek finale taşıdı ki? 2 x 2= 4 ise, milli takımımızın ve Galatasarayın en başarılı dönemlerinde hep Fatih Terim imzası var. Türkiye'nin en başarılı bireylerinden birisi benim için. Gerisi boş... Neyse konumuza dönersek, Cumartesi Marmaris ve oradan Rodos'a gidiyorum. Bir hafta yokum. Cemil ile birlikte yelken yarışına gireceğim. Ultra heyecanlıyım. Hiç yarışta bulunmamıştım.
Döndüğümde Tanyalar da müsaitse, onlara yapacağım bir ev ziyareti (bu ziyaret başka başka kutlamaları gerektiriyor ayrıca - oh oh!); sonrasında Londra kaçamağı ve belki annemle birlikte Prag yolculuğu var. Yasemin de belki bir yerlere gitmek isterse, onunla birlikte bir yerlere gitmeyi çok isterim. En çok onunla eğleniyorum açıkça... Belki Milan, belki Venedik...Ya da Los Angeles - yeniden... Bakalım... Aralarda ofisde işlerim. Babam içinde iyi oldu. Devamlı birlikteyiz. Ve belki de yabancı müvekkilerinin ofis işlerinde işe yararım. 

Ben ne yapacağım derken bir anda doluverdi günlerim. Ayrıca yazın da tadını çıkarmayı planlıyorum. Kısacası negatifliği üzerimden atmış durumdayım. Bu arada kötü bir gelişme hayatımda: Günde 2-3 adet sigara içiyorum. İş durumlarımda başladım. Daha doğrusu sarıldım sigaraya...Ancak koşmaya aynen devam, hatta şimdilerde Kathy Smith diye bir hatunun dvd si ile hemen hemen haftanın hergünü evde jimnastik yapıyorum. 
Senelerdir ablam önerirdi. Çok sevdim bu kadını. Tavsiye ederim. Amazon'dan sipariş edebilirsiniz. Jimnastik koleksiyonuma ekledim hemen. 3-4 senedir Hot Pants Workout yapardım; şimdi Kathy Smith Ultimate Body Sculpting...En sevdiğim dvd'ler... 
Ama en keyiflisi hala koşmak. Sabahları ter atmak gibisi yok. Denizin yanında, kulağımda müziğimle koşmaya bayılıyorum. O kadar seviyorum ki, ayağımı burktuğumda da tam iyileşmesini beklemeden koşmaya başlamıştım. Burkulan bileğim hala çok şiş. Ama acı yok...



Güzel haberlerim de yok değil. Ama hepsini zamanı gelince teker teker anlatırım. Şimdilik bu kadar... Döndüğümde görüşürüz millet! Kendinize iyi bakın!