23 Aralık 2011 Cuma

Yeni yıl öncesi kısa bir not...


Benden herkese bir anne tavsiyesi. Panik olup, sağlam çocuğu daha çok hasta etmeyin. Ben aynen öyle yaptım. Neredeyse hasta ediyordum Maral'ı Doktor doktor gezmenin de faydası olmuyor. Doktorların çoğu ilaççı. Çoğu palavracı. Kendini beğenmiş... Biz Maral'ı büyüten, Maral'ı tanıyan doktora inanmama gibi bir gaflet ettik, çok şükür zararın çok başından dönüş yaptık. Ohhh...

Öksürük var mı? Var. Eskisi gibi değil belki ama var. Ve olacak. Okula giden her çocuk bunu yaşıyor. Eğri oturup doğru düşünmek lazım.

Yeni yıl geliyor. Yeni yılda herkese sağlık, sağlık ve sağlık diliyorum. Başka da birşey istemiyorum.

Hayatım ne kadar laylay lom olsa da, bir o kadar bet günlerimde oluyor. Orta kahve gidiyoruz. Neşeliyiz, üzgünüz, endişeliyiz, huzurluyuz. Herşeyi birarada yaşıyoruz.

Herkesi öpüyorum.

Kocaman kocaman....

2 Aralık 2011 Cuma

Öksürük..





Amanın nasıl bir ay geçti... Bela gibi.

Maral okul hayatına başladı başlayalı 1 kere hastalandı. Ok. Hastalığını da atlattık. Ama hastalığı bittikten 1 hafta sonra kuru bir öksürük başladı. Aman derim. Ne öksürük oyle... Geceleri hele. Çocuk 1 saat durmadan öksürüyor. Götürdüm doktora... Kan testi ve alerji testi yapıldı. Test sonuçları beni çok üzdü. Dua ettim enfeksiyon çıksın, alerji olmasın diye.

Ama alerji çıktı. İşin içinden nasıl çıkacağız. Nasıl bulacağız? Karalar bağladı beni. Sonuçta enfeksiyonla başa çıkabilirim. Ama alerji... Bünye alerjik bi defa. Yahu ben boşuna mı süt verdim 1 sene? Hemde hiç katkısız... Yolladım test sonuçlarını Prof. Dr. Özdemir İlter'e. İçime su serpti. Test sonuçlarını öyle güzel değerlendirdi ki. Evet alerjik bir bünye ama aslında değerlere göre normal şartlarda bünyesini de bu alerjik reaksiyonlarla başedebilecek bir bünye.

Yani boşuna süt vermemişim. Bu konuda, kim ne derse desin, çok hassasım. Çünkü Tanrı şahidimdir ki, ben gece gündüz demeden, hep süt çekip verdim. sadece benim sütüm. Tok olsun, gece rahat uyusun diye falan da hiç başka bir süt vermedim. Yok Aptamilmiş yok başka bir şeymiş. 1 sene sadece benim sütüm. Süt verenler bilir. Pek bir meşakatli iştir. Süt verirsin, yanında bir de dışarıdan süt verirsin. Hayır ben vermedim. 1 yaşını geçince süt vermeyi kestim ve aptamile geçtim. Neyse bu konum değil aslında, ama ağlamamın büyük bir sebebide buydu. Ben bu tip durumlarla karşılaşmamak için sütümü gece gündüz çekip çekip verdim. Ama oldu işte. Yine de karşılaştım.

Diğer doktormuz bize öyle bir ilaç vermişti ki, adamı tamamiyle sildim bu yüzden. Çok lüzümsuz astım ilacını kullan dedi. Allah kahretsin. Vermem. Asla vermem. Öksürsün daha iyi dedim. Ve başka bir doktor buldum. Biraz geç kaldım ilişkileri bitirmekte ama...

Daha evvelden tanıdığım iyi bir doktor. Daha az bilinen bi doktor ama daha iyi sonuçlar vereceğine inandığım bir hanım.

Özdemir Beyin muayenehanesi taaa Nişantaşı'nda. Pat diye götüremiyorum Maral'ı. Evime yakın biri lazım. Neyse Maral'ı Pazartesi günü aldım ve bu doktor hanıma gittim. Sonuçlarını tek tek analiz etti. Hepsini tek tek anlattı. Evet Maral alerjik. Ve son 1 ayda hayatına giren bütün herşeyi düşün dedi. Otur düşün. Emin olmadıklarını bile...

Deterjan, çiçek, parfüm, oyuncak.. herşeyi düşündüm... Bu arada halısı bile değişti. Hiç sevmediğim tasvip etmediğim işler... Alerjiyse alışsın değil mi? Ama her öksürdüğünde bitsin bu dieniyor. İçim parçalanıyordu.. Eve döndüm aklıma dank etti. Aklıma 1 ay kadar önce bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Marks and Spencer'dan aldığım atlet ve pijamaları geldi. İstisnasız her gün giydikleri. Hayatında da atlet giydirmemişimdir, ama okula başladı ya, her gün 1 saat hava koşulu ne olursa olsun bahçeye çıktıkları için, içine giyebileceği thermal iç çamaşırı almıştım.

Pazartesi akşamı eski pijamaları ile yatırdım. Atletlerini de bir kenara koydum. Deneyeyim dedim... hah hahahaha! Öksürmesi bıçak gibi kesildi. Aynen öyle oldu. Zınk diye...

Pazartesi tekrar gideceğiz doktora. İnanılır gibi değil ama gerçek. Gribal enfeksiyona bağlı olaraktan, alerjiğini tetiklenmiş. Zayıf bir dönemi olduğu için. Yoksa sanırım tolere edebilirdi. En azından test sonuçları bunu gösteriyor.

Son bir haftadır tek tük nezle öksürükleri dışında hiç öksrmüyor. Tek tük diyorum çünkü okula gidince değişmeyen bir gerçek bu. İlk sene kesin yaşanacak bir sorun bu. Artık sümükler bile bana çok doğal geliyor.

Ama kuru öksürük başka birşey. Çok rahatsız edici bir durum. Hem çocuğa eziyet, hem bize. İçim parçaladı 3 hafta boyunca. Hala tetikteyim tabii ki.

Ama benden mutlusu yok şu an. Buldum ya. Ama nasıl olur hala anlayamıyorum. Sonuçta bu thermal iççamaşırları %50 koton, %25 polyester %25 Viscose dan yapılmış. Yani....Enteresan. Pazartesi doktorla bunu konuşacağım. Bu dönem için mi bunları giyemeyecek yoksa hayatı boyunca mı? Nedir durum bilmek lazım...


18 Ekim 2011 Salı

Memleketin taksicilerine bak!

Kadın bağırır : "Taksiii!"

Beşiktaş İskelesi'nde, kadın taksiye biner ve Nişantaşı'ndaki göz doktoru randevusu için yola koyulurlar... Kadının üzerinde sadece 2 adet 50 TL'den, toplam 100 TL vardır. Ne bir kuruş ne başka birşey. Sadece 2 adet kağıt para. Henüz yeni İş Bankası'ndan çekmiş olduğu 2 adet 50 TL.

Istanbul Cerrahi Hastanesi'ne yaklaşırken, kadın taksiciye sorar: "Bozuğum yok, 50 TL var sadece". Taksici "Önemli değil abla, ver bana 50 TL'yi şuradaki simitçi bozar" diye anlatırken, 50 TL'yi kadının göremeyeceğim şekilde önüne alır... Aradan 3-4 dakika geçince, taksici kadına döner ve der : "Abla 50 TL'nin ucu yırtılmış, sen bunu bankada değiştir. Bazen fermuara takılıyor ve yırtılıyor". Kadın da gayet saf saf "aaaa ver onu diğerini al" der.
Ama bi gariplik var. Parayı kadın çantasına yerleştirirken yırtık olan ucunun gözüne çarpması gerekir ama yok. E zaten çok önemli bir randevusu var, yırtılmış heralde... Ne olacak bankada değiştirilir nasıl olsa... Diğer 50 TL verilir, ancak hastanede bozdurulur ve taksici ücreti ödenmiş olur.

Kadın göz doktoru muayenesinde yaklaşık 4 saat geçirir. Arada yenen tostlar, çaylar derken çantada birtek 6,5 TL ve o yırtık 50 TL vardır... Taksiye binilir, ve yine iskeleye gelinir. Allahtan taksimetre tam 6,5 TL yazar. Ve artık ironik bir şekilde çantada sadece 50 TL kalır. O yırtık TL. Ama kadın o paranın yırtık olduğunu unutmuş, kafasında göz ameliyatını olsa mı olmasa mı sorusu ile meşgulken, vapur biletini almaya gelir. Görevliye sorar: "Bilet nerden alınır?" Dışarıdaki makinelerden alacaksın, ama 50 TL almaz. Bozdur parayı"...

Ve kadın arkasını döner. Taksicilere doğru bakar. Gözünde kestirdiği bir taksiciye doğru ilerlerken, farkeder ki sabah binmiş olduğu taksi orada duruyor... Hemen camına gelir. "Hatırladın mı beni, hani 50 TL bozduramamıştık, hani hastaneye bırakmıştın beni!"

Taksici çekingen bir halde yanıt verir. "Yok abla hatırlayamadım". Gözlerini ısrarla kadından kaçırmaya çalışan taksiciye kadın bir kere daha sorar " Nasıl hatırlamazsın, hani simitçilerde para bozdurmak istedindi ama bir türlü bozduramadık" Taksiciden yanıt yok. E Allah'ın taksicisine kendimi niye hatırlatmaya çalışayım ki diye düşünen kadın sorar : "50 TLyi bozabilir misin?" Taksici rahatlamış gözlerle döner ve abuk bir sırıtmayla: "Abla bu yırtık. Hatırladım seni. Bankaya gitmen lazım. "Ama vapurun kalkmasına 5 dakikadan az bir süre var. Ne yapacağım ben şimdi diye yüksek sesli düşünürken; taksici kadına 2 TL uzatır. "Al abla benden olsun."
"Allah razı olsun senden bu devirde böyle adam yok. Sağol" der kadın ve mutlu mesut vapura biner evin yolunu tutar.

Vapur iskelesinden evine doğru yürüken, "Şu parayı yol üstündeki bir bankada değiştireyim" der kadın. Ve gördüğü ilk Ziraat Bankası'na girer... Parayı veznedeki kadına uzatır ve değiştirmesini ister...

"Hanımefendi bu para SAHTE" !!!!!!!!

"Nasıl olur? İş Bankası'ndan çekmiştim ben bu parayı."

Ziraat Bankası'ndan, İŞ Bankası'na yürüyene kadar kadının kafasına dank eder. Taksici. Taksici kaşla göz arasında 50 TL'leri değiştirmiştir...

Aman siz siz olun, sakın taksiciye verdiğiniz paranızın gözünüz önünden ayırmayın. Parayı değiştiriyorlarmış. İş Bankası'na gittiğimde anlattılar. Taksicilerin yeni numarasıymış.

Ben kazığı yedim. Ama bugün de başka bir doktorla randevum var. Sinirimden kuduruyorum. Hırslandım. Yine aynı iskeleye gideceğim, ve bakacağım taksilerin hepsine... Bulursam... Bir bulursam...

13 Ekim 2011 Perşembe

Ben bir halt ettim.


Bugün Maral'ı okuldan alıp eve geleceğim. Sonra klasik uyku... Ama az uyuyacak bugün. Çünkü bugün 15:30'da Disney on Ice'a gidiyoruz. Biletleri alınca fark ettim. Ora Arena'ya gideceğiz. Taaa Bayrampaşa'da... Bilsem 45 km yol; gitmeyi 2 kere düşünürdüm. Neyse ettim bir halt. Şimdi Ugg botlarını (Buz pistinin dibinde oturacağımız için), kalın anorağını, arabada atıştırması için havuç, salatalık, elma, kek , su, meyve suyu ve olur da öğlen uyumazsa, arabada uykusu gelipde trafikte uyumasın diye portable dvd mizi paketliyorum... 45 km... Vay anasını... Umarım tereyağından kıl çeker gibi gider, ve yine aynı şekilde döneriz... Pek sanmıyorum ama, göreceğiz... Bir de ilk defa bir gösteriye gidecek. Umudum var. 11 saat uçakta normal bir yetişkin gibi oturan bücürcüm, 1-2 saat en sevdiği kahramanlarını buz üstünde keyifle seyreder diye umuyorum...

Göreceğiz...

12 Ekim 2011 Çarşamba

Kahvemi yudumlarken...

Yaz bitti.

Maral okula başladı. Bu hafta 3. haftamız. Ama hastalıkları sayarsak, aslında 6. günümüz okulda. Ve dün bir; bugün iki... Okuluna alıştı, hocalarına alıştı; arkadaşlarına alıştı. Dün ve bu sabah bana gülerek bye bye diyor. Dün fransızcanın ilk meyvelerini toplamaya başladık. Je mapel Maral diye dolanıyordu evin içinde. Adım Maral demek - miş fransızca... Geçen sene İsviçre ye kayağa gittiğimizde karar vermiştim Maral'a fransızca eğitimini verdirtmeye. Bir dil bu kadar mı yakışır çocuklara. Etrafımda 3 dili ana dili gibi kullanan çocuklar vardı. Tabii ki ana dili gibi konuşması kolay değil. Ama hocası Madame Veronique çok yetenekli biri. Tam bir eğitmen. Gezdiğim okulların neredeyse hepsinde böyle bir eğitmen yok. İlk başta çok sert gelmişti bana ama dur bakalım dedim. Ve şimdi, Maral Madame Veronique'e - ya da Maralın deyimiyle adam Veronique'e öpücük vermeden ayrılmıyor.

Şimdi eve geldim. Bol köpüklü türk kahvesi içeceğim. Ohh koşuşturmadan.

New York'tan döndüğümüz 18 Eylül'den beri ilk defa bu hafta rahat geçiyor. Jet lagdi, okuldu, yaz bitti kış başladı dolap düzenlemek derken... Ekimin ortasına geldik.

Önümde 3 tane randevu var. 3 farklı göz doktoru. Sinan Göker, Zeki Tunç ve Halil Bahçecioğlu. Miyop gözlerime lasik ameliyatı uygulatsam mı uygulatmasam mı? 3 doktorum da görüşünü alacağım; karar vereceğim. Bu ay sonu belli olacak. Şu günlerde % 90 olmayacağım; ama görüşümün değişmesi için 3 doktordan da duyacaklarım önemli. Benim miyopta epeyce ileride. 5.25 :))) Gözlerim lensi bırakmaya başladı. 30 yıllık hayat arkadaşlarımdan ayrılıyorum yani. Ama belki gözlük takviyesiyle kullanmaya devam ederim. Kimbilir...

9 Ekim 2011 Pazar

İçim daralmıştı...


Her bloguma girdiğimde siyahtan içim daraldı. Ama ben dinamik biri değilim, öyle parlak renkleri kullanamıyorum. Bugün de yağmurlu bir hava var... Yakıştırdım.

Neyse, yakında çok daha sık yazacağım. Maral haliyle okula başladı, ve sabahları bana ait...

Kah dolu kah boş hikayelerle çok yakında görüşmek üzere...

Sevgiler,

26 Eylül 2011 Pazartesi

3 ay olmuş... Yazacak çok şey var...

Hakkatende 3 ay ara vermişim bloguma. Neler oldu neler... 3 tekne tatili; 1 New York gezisi.. sayısız Tuzla günleri... Yeni arkadaşlar... Yeni adalar... Yeni yerler... Hastalıklar... Doğumgünü...

İnsanın çocuğu olduğunda, neredeyse tüm dünya onun etrafında dönerken, kısa sürelerde dünya kadar şey yaşıyormuş insan... Anneanne ve dede bu sene Tuzla'daki bahçeye oyun parkı yaptılar mesela... Ama ne park. Bildiğin park! Böyle birşey yok! Havuza giriyor çıkıyor, salıncağa ya da kaydıraklara, ya da tahteravalliye... Olmadı Maya ile oynamak. Olmadı klupte deniz kenarında kumlarda oynamak ya da denize girmek... Ama ne deniz. Ne güneyde ne başka bir yerde böyle bir deniz olamaz. Marmara denizinin tadı tuzu bambaşka güzel... Kısaca Tuzlaya her gidiş bir tatil gibi..ydi. Hem bize hem Maral'a...Huzur var orada huzur.

Tekne gezintilerinde ileride çok iyi denizci olacağı sinyallerini verdi, hem çok eğlendi, hem insanlarla çok daha iyi iletişim kurmayı öğrendi. Denizciler gibi selam verdi her tekneye... Çıplak taşlarla oynamanın, balıklarla içiçe denizde yüzmeyi benimsedi. Çok rahat olmanın verdiği huzurla, başka bir rahat oldu.

Gerçekten de çok güzel bir yaz geçirdik. Hastalık dışında. 6. hastalığı da geçirdi. Hem maalesef hemde iyiki de ben yanında değildim. Anneanne ve Yasmin'e düştü bütün işler... Yunanistan'dan döndüğümüzde hastalığı atlatmış bir çocuk çıktı karşımıza... Meğer neler çekmiş...ler... Maral, annem, ablam... Bize de hiçbir şey söylemediler... Biz adaları tatlı talı gezerken, hergün çok iyi diye konuştuk...


Neyse yaz boyunca, New York dönüşü hariç, Maral şahaneydi. Çok keyifli günler yaşadı; yaşadık. New York'da da şahaneydi...Uçakta'da... Sanırsın büyük biriyle yolculuk yapıyorsun. Ne ağladı ne sıkıldı, ne ses yaptı...Giderken de dönerkende... İngilizceyide anlamaya başladı, ve biraz da konuşmaya... Ama unutur kesin :) Bir tek dönüşte jetlag i yaşadık. Hemde ne jet lag! 1 hafta boyunca her gece 1den 5e ayaktaydı, bir de devamlı anneeeee, anneeeeeee diye feryatlar... Amanın! O neydi öyle. Ben çok panikledim. Gitti uyku düzeni diye... Kesin uyumayacak asla diye düşünmeye başladım... Ancak dün normale döndü. Ama tam olarak eskisi gibi değil henüz. Eskiden uyuduktan sonra gönül rahatlığı ile evden dışarı çıkardım. Şimdi cesaret edemem. Zaman lazım.

Bugünde okula başladı... İlk gün için gayet iyi. Ama zaman ne gösterecek bakalım.

Yazacak o kadar şey birikmiş ki, ben en iyisi blogun bu bölümünde resimlerle kısaca bir özetleyeyim dedim...

Doğumgününde, pastasını keserken...


Doğumgününde...



Maral & Maral - Eylül 2011


New York'da, 11 Eylül 2011 tarihinde, Yeni Ticaret Binası önünde...


New York'da parklardan birinde kelimenin tam anlamıyla, kafayı yerken :)


New York'da Maral'ın ofisinde, Ziggy ile oynarken...

Pasaport resmi için gittiğimizde...

Tekne gezilerinden birinde, teknede nasıl oturması gerektiğini öğrendiğinde...


Tekne'de 40 küsürlük knot'luk "fırtına" sonrası baba kucağında rahatlama..

1 Haziran 2011 Çarşamba

Hadi bakalım yazalım biraz...



Bloglar kapandı üzüldüm.. Açıldı sevindim ama ancak bugün aklıma geldi bir iki bişeyler yazayım dedim... Maral iyi... İyice büyüdü... Biz kayak tatiline gittik. 1 hafta ayrı kaldık. İtiraf edeyim 1 hafta daha kalırdım. Evet özledim falan ama... Yani arada bir iyi oluyor ayrı kalmak... Dinlenmek iyi geliyor...Hafta sonları Marala arkadaşlık edecek bir kız buldum. Cuma akşam geliyor Pazar akşam dönüyor... Maral bir mutlu bir mutlu anlatamam...
Arada bir hafta boyunca Maral ile beraber tekneye gittik. Mayıs ayında bir daha ASLA... Deniz suyu soğuk olunca olmuyor... E denize girmeden ufacık yerde Maral sıkılıyor... Haliyle bende... Dedim ya Mayıs Haziran onunla tekneye gitmem 1-2 sene daha...

Seçimler geliyor... Biz oyumuzu kullanalım, tekneye... Ama MAral anneannesi ile birlikte kalır. Zaten bende keyif yapayım biraz... 8 gün! Yeter de artar... Sonra Temmuzda, Maral doğum gününden sonra aşısını olacak, bir müddet burada oluruz, sonra onu da alıp gideriz. Önümüzde uzun bir yaz var ne de olsa...

Bugün sipariş vermiş olduğum trambolin eve geliyor... 244 cm çapında etrafı kapalı bir trambolin... Maral da bir enerji var, anlatamam... Trambolinin çözüm olacağına inanıyorum. Bu durumda orada burada zıplayıp biryerlerini yaralama riski ortadan kalkar...

25 Haziran Cumartesi Maralın doğum günü var. Bütün arkadaşlarımı beklerim. Çoluklu çocuklu olanları özellikle. Evde birşeyler yapmayı planlıyorum... Bakalım... Bu sefer sadece aile arası olsun istemiyorum. 3-5 arkadaşı gelirse şahane olur :)))


Not:Yukarıdaki resimler çok eski... Ama çok hoşuma gidiyorlar... Paylaşayım istedim.

22 Şubat 2011 Salı

Busy week

Bu aralar Maralın uykusu bi garipleşti. Geceleri uyanıyor - 1 saat kadar uyumuyor... Haliye benimde... Neyse geçer elbet... Bu sabahta ütüye bi dokundu - ki eminim bir daha yanına gitmeyecek. 2 parmağı çok hafif am çok hafif yandı. Hemen soğuk suya tuttum - şimdi de devamlı eline suya sokmak istiyor. Kendince oyun yapıyor. Neyse inanılmaz ucuz atlattık! Sabah erken saatlerinde de şöminenin kapısına yüzünü vurmuştu. Buz koyduk o da geçti. Ama dur bakalım nasıl bir gün bizi bekliyor.

Ne kadar dikkatli olursanız olun, bir takım aksilikler, kazalar mukakkak oluyor.

Önümüzdeki hafta maralı anneanneye bırakacağız. Bir aksilik olmazsa, kayağa gidiyoruz. Çok özleyeceğimi düşünüyorum. Hiç 1 hafta ayrı kalmadım. Bakalım nasıl geçecek. En fazla 2 gün uzak kalmıştık.

Sanırım tam da tam ihtiyacım olduğu zaman bu tatile gidiyor olacağız. Geçtiğim hafta da bayağı bir yoruldum. Evimize gelenler çok oldu. Misafirlerimiz çok oldu. Hatta geçen hafta hemen hemen her gün çocuk bahçesi gibiydi burası. Ama en çok da Maral eğlendi. Ama tek başıma ben, her işi iyi bir koşuşturma içinde toparlayabildim. Gelenlere ikram, Maralın arkadaşlarına ikram. Gidenlerin arkasından toparlamak, MAralın işlerini eksiksiz yerine getirme... Bence çok iyi iş çıkardım, ama çok da yoruldum. O yüzden kayağa gittiğimde uykunun ve bağımsızlığın tadını doya doya çıkartacağım. Ya da öyle umuyorum.

Ayrıca geçtiğimiz Cumartesi günü nam-ı değer Abijean'in yani, ablam Yasmin'in doğum günüydü. Çok eğlendik. Maaile kutladık. Bizim evde....Ben buradan da canım Maral kadar çok sevdiğim ablamın doum gününü bir kere daha kutluyorum. Canım Yasmin. İyi ki doğdun. İyi ki Maral senin gibi birine sahip. Bizlerinde teyzeleri var ama sen çok başka bir teyzesin - her ne kadar teyze lafından hiç hoşlanmasanda... Seni çok seviyorum. Ve kalan uzun ömrünün sağlıklı - çok sağlıklı, mutlu ve huzurlu geçmesi dileğiyle... Hadi sen mutlu olacağını düşündüğün hayatını gidip kurda... Maralı yanına yollayalım zamanı gelince :))))






15 Şubat 2011 Salı

Ömrümden ömür gitti! Gitti hakkaten!


Siz siz olun aşağıda anlatacağım kısa olaydan ders alın ve uygulamayın; çünkü ömrümden ömür gitti. 5 yıl kaybettim. Belki de daha fazla...

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı. Herşey yolunda. Maral akşam yemeğini tıka basa yedi (tahtaya vurun, diliniz ısırın iştahı kaçmasın hehehehe), ve hemen akabininde her zamanki gibi, kakasını yaptı. Normalde Maral kakasını yemek yedikten yaklaşık 15 dakika sonra yapar, bu sefer hemencecik yapmıştı.. Bende kızımı mutlu edeyim dedim; madem erkenden kakasını yaptı, bende normalde yemeğini hazmedebileceği belli bir süre sonrasında soktuğum duşa, bu sefer küvete sokmaya karar verdim. Ve küveti doldurdum. İstedim ki küvette uzun uzun oynasın.

Bayılıyor suya. Bayılıyor yıkanmaya. Her akşam yıkanır, ama duş alır. Küvette bildiğiniz jacuzili büyük boy küvetlerden... Ben doldurdum suyu, sıcaklığını da iyice ayarladım. Ne çok sıcak ne de ılık. Maral bayıla bayıla daldı köpüklerin içine. Bir oyunlar bir su sıçratmalar... Şahane! Jacuziyide çalıştırdım. Köpükler iki misli oldu. Aman ne eğleniyoruz... Aman ne kahkahalar... Ne oyunlar... Neyse 25 dakika sonra Maralın rengi değişti. Bildiğin nar kırmızısı... Ve resmen çıkmak için hamle yaptı... Hemen kafasını yıkayıp hızlıca küvetten çıkardım. Ama rengi gitgide kızarıyor. Özellikle yüzü. Yüzü pancar kırmızısına döndü, göz kapaklarıda bembeyaz... Havlusuna sardığım gibi bezini bağladığım yere gittim. Ama canım benim yere çöktü... Aciir aciir dedi ve gözleri kaymaya başladı... Arada da "çikaaaar çikaaar" diye sesi ve hali yettiği kadar bornozunu çıkartmaya çalışıyor... Orada bayılacak! Belli ki bayılmak üzere... Gözler kayıyor... Orada kendimi kaybedecektim korkudan. Çok korktum. Hemen Cemili çağırdım.

Cemil de yüzünde tebessümle, gayet sakin bir şekilde Maralı aynen öyle çırılçıplak kaptı ve direk mutfağa götürdü. Verda su verelim dedi. Su verdik. Abartmıyorum 2 şişeye yakın suyu kelimenin tam manasıyla kana kana içti... Aralarda "hınk hınk" ses çıkararak! Ve Cemilin anlattığına göre ateş topu gibiymiş vücudu. Çocuk yanıyor yanıyor resmen! Hemen oradan aynen yine çıplakken, balkona çıkardı... Balkonda yaklaşık 30 saniye kaldılar. Bildiğiniz o soğukta çırılçıplak canım... Ama 30 saniye sonra içeri geldiklerinde Maral gülüyordu bile. Ben de o arada deli gibi doktorumuzu arıyorum... Bana yarım saaat gibi gelen 5 dakika sonra doktorumuz geri döndü... Daha olayı anlatırken, hikayemin ortasında bana : "bayıldı mı yavrucak?" diye sordu. Yok dedim ama bayılmak üzereydi dedim. "Yapmayın böyle şeyler" dedi. " Yemekten sonra sıcak küvete yarım saat sokmak bayıltır" dedi. Peki bu yaştaki birinin böyle fenalaşması normal mi dedim, "elbette, o da bir insan yani" dedi ya.. Bir ohhhh çektim... Ama nasıl korktum! Nasıl böyle bir hata yaptım diye kendimi yedim. Gece boyu o melek yüzünün bayılıyor gibi olması gözümün önünden gitmedi... Zaten gece boyu belli aralılarla yanına gidip gidip o uyurken ona baktım. Ama yani... İnsanın içi titriyor yahu. Off!


Demek ki ne yapmıyoruz : Yemekten hemen sonra sıcak küvete soku yaklaşık 30 dakika oynamasına izin vermiyoruz... Hayır affedemediğim ben kendime yapmazdım. Niye hayatımda en çok değer verdiğim yaratığa böyle bir ızdırap yaşattım ki? Aklım nerdeydi?

Merak edenlere, Maral kesinlikle banyodan soğumadı. Ertesi gece de "bici bici" diye koşarak küvete girdi... Ama her zaman ki gibi, yemekten 1 saat sonra, ve duşun altına :))))

7 Şubat 2011 Pazartesi

Karadağlar ve Süülüman

Beni bilen bilir. Hayamında hiç - ama hiç dizi izlemedim. Övündüğüm bir değer değil, çünkü dizi yerine sinema izlerim. Dizi bilmem. Filmleri iyi bilirim. Hatta iyi filmleri hiç sıkılmadan 2-3 defa arka arkaya izleyebilirim. Dizi derken yanlış anlaşılmasın, ben "türk" dizisi izlemem. Basit prodüksiyon, çekim hataları ve inandırıcı olmayan oyunculukla dolu yapımlar işte...ve bu sebeplerden dolayı zamanımı bu boşluklarla geçiremem. Şimdi seyretmeden nereden bileceksin diyeceksiniz? Arada gördüğüm fragmanlar, zaplamalar sırasında şöyle bir baktığım için. Kimse zorlamasın beni. Beğenmiyorum işte. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: ben festival filmlerini de pek sevmem. Ya da Avrupa filmleri... Nadiren ingiliz - oscara aday falan olursa; ya da çok nadiren fransız filmleri seyrederim. Bana illaki genelde türk halkına "boş" gelen hollywood filmleri keyif verir. Güzel kadın, güzel adam, iyi müzik, pahalı prodüksiyon, iyi oyunculuk keyif verir... Bir de oscara aday olan tüm filmleri izlerim. hehehehehe...

Yabancı dizileri izlerim bu arada: Friends, Sex and the city, Greys Anatomy ve Lost. Aralarından bir tek Greys Anatomy hala yayın hayatına devam ettiği için, bir tek o diziyi seyreder olmuşum.

Neyse, şimdilerde şans eseri 2 diziye rastgeldim. Konu başlığından da anlaşıldığı gibi; Karadağlar (Dostoyevski'nin Karamazov kardeşler kitabından esinlenilmiş) ve Muhteşem Yüzyıl. Her iki diziyide beğeniyle izliyorum ve bu "kro" davranışımı burada paylaşmaktan keyif alıyorum. Hehehehehe! Kroyum ben :)


31 Ocak 2011 Pazartesi

Kısa Kısa...

Yukarıdaki resim, Kasım ayında çekilmişti. o günden bu yana Maral'ın onlarca fotoğrafı çekildi ve bir sürü videosu. Ama henüz bilgisayarıma aktaramadım bile. Son 2,5 aydır yaşananları kısaca aktarmak gerekirse; Maral büyüyor. 13,5 kiloya çıktı; Nesim bey kiloda biraz yavaşlayın bile dedi. Aburcuburcu biri Maral; ama taze ve kuru meyvelerle... Geceleri rahat uyumaya başladı. Hemen hemen her gece hiç uyanmadan uyuyoruz. Gymboree üyeliğimiz bitti. Yenilemeyi düşünmüyorum; çok cici annelerle tanıştım. Evlerde biraraya gelmeyi planlıyoruz. sanırım Gymboree'nin bana kazandırdığı en iy şey bu oldu. Annelerle fikir alışverişi; alışveriş mekanları, başka başka yepyeni şeyler öğrenebiliyorsunuz.

Okulları gezmeye başladım. Kafamdaki iyi okulların neredeyse tamamiyle görüştüm; bir kısmını ziyaret ettim. Bol bol vaktim varken dolaşıp fikir ediniyorum. Okulları tanımaya çalışıyorum.

Maral'ın kendine has sözcükleri var; hepsini bir kenara yazıyorum. Ama buradan da bir iki tanesini söylemeden edemeyeceğim... Yoğurta gotçi diyor. Bulgura gulgur. Mersi ye beysi. Kapak için baba kelimesini kullanıyor. Babasına da babişi diyor. Ama bu örneklerden sadece bir kaçı... Hepsi kendine göre inanılmaz tatlı. Ve ben hepsini tek tek yazıyorum, yakında buradan da yayınlarım. Yani "bakkal" kelimesi bu kadar mı tatlı gelir kulağa :)) Baaaakaaall :))))

Doğum günümü, yılbaşını hep güzel yaşadık. Bol bol eğlendik, güldük.

Arkadaşlarımla bol bol vakit geçirebildim. Gezdim eğlendim.

Çok güzel kitaplar okudum. Robin Sharma'nın Aile Bilgeliği ve Kristin Hannah'ın Ateşböceği yolu. Tavsiye ederim.

Kısaca olumlu gelişmeler bunlar. Tabii bu kadar sevimli, olumlu olmayan olayları da yeşamadık değil. Mesela bu sene bir kere daha domuz gribine yakalandım. Neyse ki Maral da bir sorun olmadı. Ben 39 ateşle yattım. Cemil'in anneannesini kaybettik geçtiğimiz Çarşamba akşamı. Cuma günü cenazemiz vardı.

Ve zaman nasıl da akıp gidiyor... Yakında kayak tatilimiz var, bir aksilik olmazsa doğumdan sonra kayak kaymaya gidebileceğim. Maralı artık seneye... Acele etmemize, herşeye Maralı da dahil etmemize gerek olmadığını düşünüyorum. Seneye de bizimle gelse olur. Birşey kaçırmaz.

Ama ben karı, kaymayı iple çekiyorum....