25 Aralık 2007 Salı

Mutlu tatiller millet!


Hey ya all! Hepinize mutlu seneler... 2008 sağlık, spor, huzur ve verim yılı olsun!!!

Geçen seneyi değerlendirmeye gerek yok. Dolu dolu geçti işte... Hem de ne dolu!!!

Önemli olan ilerisi... Sürprizlerle dolu bir sene olsun önümüzde ki yıl... Bunun içinde hayatta risk almaya devam! Ve yine her zaman ki gibi seneyi bitirirken şunu söylemek istiyorum :

"Her'şey'in daha iyisi vardır, ama unutmayın ki her 'şey'in daha kötüsü de var!!! Sahip olduklarımıza şükredip, risk almaya devam!!!

2008'de yeni yazılarla buluşmak üzere!


10-9-8-7-6-5-4-3-2-1
Mutlu Yıllaaaaaaaaaaar!!!!!!!!!!!

13 Aralık 2007 Perşembe

13 Aralık...Penguen Vito!

3 sene önce şöyle sormuştu: Yakınlarını vücudunda ki hangi organın yerine koyarsın?

Annem için beynim; babam için karaciğerim; kardeşim için ciğerlerim...

Vito'm için kalbim demiştim...
Değişen birşey yok. Kalbimde falan değil...Hala kalbim o benim...

My beautiful handsome boy; my strong man;

If Tears Could Build A Stairway
And Memories A Lane
I'd Walk Right Up To Heaven
And Bring You Home Again...

Rest in peace...

12 Aralık 2007 Çarşamba

Turkish baths...

Resim Ingres'ye ait; Jean Auguste Dominique Ingres, 1862'de tual üzerine yağlı boya ile yapılmış."Turkish Bath"...

Neo Classism'in fransız ustalarından... Lady Montague'nun bir arkadaşına yazdığı mektuplardan yola çıkarak, hiç görmediği hamamlar ve haremler hakkında inanılmaz detaylı tablolar yaparak oryantalist resme damgasını vuran fransız ressam. En önemli yapıtı ise "türk hamamı" adlı tablosu...Sanat tarihi okuduğum dönemlerde, aklımda kalan notlardan biride, hiç görmediği hamamları sadece mektuplardan yola çıkarak resmetmesi...Zaten, fotoğraf makinesi keşfedilene kadar yapılan bütün tablolar, bir de yakından görünce, insanın nefesinin kesilmesine neden olabiliyor. Mesela bir başka örnek daha hatırlıyorum, hayretler içinde kaldığım - fotoğraf makinesi yokken bir insan koşan bir atı nasıl çizebilir diye?

Nerden çıktı şimdi? Şöyle ki; hafta sonumu Anadolu Medeniyetleri Araştıma Merkezi'nde yapılan bir sempozyumda geçirdim. Dünyam açıldı. Çok eğlendim.

Anadolu Hamam Kültürü; Anadolu ve Anadolu Dışında Hamamların Gelişimi ; Bizans Çağında Hamamlar ; Hamam Kompleksleri ; Selçuklu ve Erken Osmalı Hamamları ; İstanbul’da Hamamlar; Hamam İşletmeciliği.... Konular çok zevkliydi. Ben bir "mahalle"nin, cami -konak - hamam üçlemesi ile mahalle olduğunu yeni öğrendim. Gusulhane'yi yeni duydum...Özel hamam elbiseleri varmış. Avrupa'da kadınlarla erkekler aynı hamam'ı paylaştıkları için, belli bir süre hamamlar kapatılmış. Hamaların mimarileri de bir o kadar enteresan. Sadece tavanlarında delikli pencereler var...Sıcak ve soğuk odalar, göbek taşları...Neler neler...
Bilmeyenler olabilir; benim asıl mesleğim sanat tarihçiliği ve arkaeoloji...Yakın çevrem Lara Croft diye dalga geçiyor, ama bu mesleği özlediğim açık.

Eski tarih'in ince detaylarına bayılıyorum... En çok güldüğüm az önce bahsettiğim "gusulhane"... - Yanlış da yazmış olabilirim. Aslında ilk ebeveyn banyo...Hane halkı çiftlerin ne zaman ilişkiye girdiklerini anlamasınlar diye, yatak odaların içine gusulhane inşa edilirmiş. Sonrasında temizlenmek için... Neler neler...

Tabii okudukça eski bilgilerim de aklıma gelmeye başladı...

Bir de devamlı okumaya başladım. Bir yandan Bizans tarihini yeniden okuyorum, bir yandan İngiltere tarihini...Oradan Osmanlı İmparatorluğu...Cuma akşamı bile - ki Cuma akşamları dışarılarda olmaktan keyif alırım - elimdeki kitabı bırakamadım - (Dostoyevski, Beyaz Geceler)... Şimdi de size tavsiye edeceğim Philippa Gregory'nin "The Other Boleyn Girl"...İki kız kardeşin aynı krala - Henry VIII'e aşık olması...Gerçek hikaye, hani İngiltere'nin en önemli kraliçesi Elizabeth I'in annesinin, babası yani kral Henry VIII tarafından kafasının uçurulmasının hikayesi...Muhakkak okuyun...

İki kız kardeş dedim de, bugün Yasmin'i Londra'ya yolcu ettim. Çok özleyeceğim. Kısa süreli gidiyor ama evimde, yukarıda onun olmamasını bilmek içimi burktu...Canım kardeşim seni çok seviyorum...Bol bol eğlenir!!!, sağlıkla dönersin :)))) - You know what I mean! I love you - A LOT... Desene yarın Vito'yu yalnız ziyaret edeceğim!!!

Yarın Vito'nun ölüm yıldönümü. 2 sene oldu ayrılalı...Yarın için yazımı, yarına saklıyorum...

Herkese mutluluklar...

2 Aralık 2007 Pazar

Kısaca...


Böyle yaptım, acaba doğru mu yaptım? Böyle dedim acaba doğru mu dedim? hmmmmm...... Baştan söylüyorum; evet doğru yaptın! İçgüdülere güven! Evetin evet, hayırın hayır olsun...


Hayat daha az karışık oluyor... Kararını ver, ve yola devam...Yanlış değil. Doğru olan bu, çünkü içgüdün bunu diyorsa, içindeki ses kararı verdiyse, yanlış yok! Herşeyin bir sebebi var, kararın doğruluğuna takılma, çünkü kararsızlığın 2-3 tane kötü arkadaşı var yanında taşıdığı : korku ve kendine güvensizlik! Bu da pek eğlenceli değil...
Çok ama çok karışık bir hafta beni bekliyor ve benim tamamiyle içgüdülerimi dinlemem gerek! Onlara güvenmem gerek!
Ralph Waldo Emerson'un bir sözü var (bir tane mi? :))
"Finish each day and be done with it. You have done what you could!"
Emerson demişken, bu arada bu hafta sonu, Contemporary Istanbul'a gittim. Sabah koşu, kahvaltı, kahve ve 11:00'da Lütfü Kırdar... Sanatçıları eleştirmem...Hoşuma giden çalışmalar da oldu, ama "işte bu bana hitap ediyor" dediğim bir tane çalışma bulamadım. 2 kere turladım her çalışmanın önünde, bazıların 4-5 kere... 3-4 sanatçı ile tanıştım, iyi vakit geçirdim. Ama bulamadım içimi kıpırdatacak birşey: bir tane dışında. Onu da sanatçının hayat hikayesini dinlediğimde hissettim...Çalışmalarını beğendim, evimde, hayatımda olmalarını isteyebileceğim çalışmalar... Kendime ait sebepler, hisler ve görüşler...

Sonuçta gezerken 'karışık' ve 'enteresan' duygularla gezdiğim fuar, iyi bir fuar, ama bana heyecan vermedi; nankörlük olmasın : tadı olan bir haftasonu geçmesine bir miktar yardımcı oldu...
Herkese mutlu haftalar...

28 Kasım 2007 Çarşamba

Happy Birthday!


Yaşasaydı 10 yaşında olacaktı...


Canım oğlum Vito'nun doğum günü bugün...


Wish you were here....






24 Kasım 2007 Cumartesi

Rules of life

Bir yazıda okuduğum "yaşam kuralları"

1. Asla panik yok. Dur, nefes al ve düşün.

2. Kimse seni düşünmez, herkes kendini düşünür, aynı senin yaptığın gibi.

3. Birinden ayrıldığında ya da önemli bir gece öncesinde asla saçının rengini veya boyunu değiştirme.

4. Hiçbirşey göründüğü kadar kötü veya iyi değildir.

5. Bir sürü ucuz şey almak yerine, bir tane pahalı birşey almak daha iyidir.

6. Üzüldüğünde " çok mu önemli" diye kendine sorduğunda, hiçbirşeyin o kadar da önemli olmadığını bil.

7. Başarının anahtarı, başarısızlığından sonra nasıl ayağa kalktığındadır.

8. Dürüst ve nazik ol.

9. İçinde sadece iyi hissedeceğin elbiseleri satın al.

10. İçgüdülerine güven, hayal gücüne değil.

11. Bir felakette, önce felaketin varlığından emin ol.

12. Dünyanın güvenli, hayatın adil olmasını bekleme.

13. Akışına bırak.

14. Pişman olma. Zamanında, hissettiklerinle yapacağın başka birşey yoktu.

15. Değiştirebileceğin tek zaman, şu an. o zaman geçmişlerinden öğren.

16. Kuralcı ol, fırsatçı değil.


Herkese mutlu haftasonları...

21 Kasım 2007 Çarşamba

Football ama turkish football!!!


Cumartesi akşamı Norveç - Türkiye maçını izledim. Uzun zamandır futbolu 90 dakika seyretmemiştim. Geçen sene başında futbola küstüm. Futbolu iyi bilirim. Dünya ve Türk futbolunu yakın takip ederdim, ama artık Türkiye'de oynanan futbolu takip etmiyorum. Takip edilecek futbol yok. "Güzel oyun" oynanmıyor Türkiye'de. Oyuncular kalitesiz, taraftarlar az, genç dinamik oyuncular yetişmiyor, yabancıya yatırım yapılıyor (çok zenginiz ya), ve biz hala kendi kendimize yeten bir havadayız. Bizim için en önemlisi birbirimizin başarısızlığı... Değişmiyor bu, sene boyu kulak kabarttım şöyle bir, yine aynı mevzu, yok hakemler maçı kötü yönetmiş, yok yöneticiler birbirine girmiş, yok o penaltı değilmiş, yok hakemler büyük takımlara kıyak yapıyormuş...

Yok bu ülke ileri gitmeyi istemiyor... Başarız yöneticiler koltuklarını bırakamıyorlar. Bu mentalite değişmediği sürece futbol seyretmeyeceğim. Demek ki bir daha hiç Türk futbolunu izlemeyeceğim. Bana Norveç'i 2-1 yenmemiz zafer gibi gelmiyor. Kendi kendimizi kandırmaya devam... Türkiye'nin her maçı tarihi olma niteliğini taşıyor, ve bu da resme geniş açıdan bakınca can sıkıcı oluyor...
Medya'da bizi kandırsın dursun, yok tarih yazdık, yok yeni bir zafere daha imza attık...Komik!!!

Açıkça Türkiye'de futbol oynanıldığı zannediliyor, ama ben hiç de aynı fikirde değilim. Neler neler yazarım ama futbol yorumcusu değilim. Kısaca eski püskü oyuncuların oynandığı bir ligde, objektif yorumlar olmadan, hele taraftarlığı bilmeden sadece amigoluk yapan taraftarların takımlarının futbolunu düzelmeden izlemeyeceğim!!!
Norveç - Türkiye maçını izlerken Norveç'i düşündüm. Hiç gitmedim Norveç'e. Merak ediyorum bu krallığı biraz. İkinci dünya savaşından beri dünyanın en zengin ülkeleri sıralamasında ilk sıralarda hep. Adamlarda petrol var tabii. Ayrıca dünyanın en "huzurlu" ülkesi de seçilmiş... Zaten toplam 5 milyon nüfusu var. Yani bizim Kadıköy, Fatih, Beşiltaş ve Şişli kadar bütün ülke nüfusu. İnsanın aklına neler geliyor değil mi?

18 Kasım 2007 Pazar

Prof.Dr. Süheyl Donay

Yoğun bir hafta geçti. Hem fiziksel hem duygusal anlamda... Yemekler, davetler, sabah koşuları, akşam koşuları, öğle araları, toplantılar, işimle ilgili son derece önemli gelişmeler, yurtdışı telefon, telgraf, mail, msn trafikleri, yurt içi trafiği...

Geçirdiğim haftanın ön plana çıkan olaylarından biri babamın doğum günüydü...

Yağmur yağınca trafik felç oluyor ya, Çarşamba akşamıda öyle başladı. Saat 6'ya doğru Maslaktan çıkıp, Arnavutköy'e varmam 8'i buldu. Trafik ile ilgili yazı yazmak istemiyorum ama hayatta ezilmiş insanların trafikte kendini herkesle eşit görme psikolojisi kötü yansıyor ya. Adam kendini bir tek trafikte daha üstün görebiliyor... Ve bir sürü fırsatçı... Gülüp geçiyorum ama içimden hepsini bir bazukayla teker teker havaya uçurmak geçiyor!

Neyse, babamın doğum gününe dönmek gerekirse, çok sevdiğimiz bir mekanda kutladık: Fishmekan... Türkiye'nin balıkçı kültürünün çok üstünde bir lokanta. Bir defa yemeği sunumları, garsonların sempatikliği, yemeklerin lezzeti, hepsi diğer balıkçılara fark atıyor kanımca. Istanbul'da başka güzel balıkçılar var tabii, ama fiyatlarıda bir o kadar güzel oluyor. Fishmekanın güzel tarafı, fiyatları abartmadan çok keyifli bir ortamda lezzetli yemek sunuyor...İşini bilen garsonlar size hizmet ediyor...Herşeyi farklı; ekmeği, mezeleri... Herşeyi... Bu arada mürekkep balıklı risottosunu tavsiye ederim...Balıkçı da risotto ne alaka demeyin! Çok da şahane oluyor...

14 Kasım Çarşamba akşamı babamın doğum gününde bizde oraya gittik. Uzun yıllardır bu kadar keyif almamıştık. Son derece eğlenceli bir geceyi, eve dönüp şampanya patlatıp babamın hediyesini vererek bitirdik... Babamın sayısız kitabı var hukuk ve kanunlar üzerine, (ve bende yaklaşık 10 tanesi çalışma masamın üstünde okunmayı bekliyor..eeee, açıkça önsöz dışında hiçbir şeyi anlamıyorum. Okuması ağır kitaplar hukuk bilmiyorsanız... Yok yok okuması gerçekten ağır). Hemen hemen her sene bir kitap yazar. Akşamları, hafta sonlarını ofisinde kitap yazarak geçirir -Dİ. Şimdi nerede isterse orada yazabilir kitabını. Yasminle birlikte, babama 'notebook' aldık. Hediyeyi sunumunuz da fena değildi; Notebook kutusunu ucuz hediye poşetine sarıp Marks and Spencer torbasına koyduk; öylesine alınmış bir hediye gibi, çok düşünmemişiz üstünde gibi...ama poşeti açtığında surat ifadesini görmeniz lazım. Sanırım çok beğendi hediyesini! Bunlara artı olarak msn'i, google earth'ü, resimlerimizi, videolarımızı yükledik... Üstümüzde oturuyorlar ama 2 gündür kamerayla konuşuyoruz... Çok eğlenceli!



Doğum günün kutlu olsun baba... Nice hep birlikte geçireceğimiz yaşlara...

6 Kasım 2007 Salı

Dün akşam kocaman bir salata yapıp yedim. Kapılardan zor sığma hissi içindeyim hala; "Zor" geçen bir gecenin ardından, bu sabah koşmak için uyandım. Koşarken, Boğaz'ın büyüsü ile dalmışım gitmişim düşüncelere...Kötü havalarda çok güzel olabiliyor. Başka bir güzellik görebiliyorsunuz karışık gri bulutların arasında. İşte bu havada koşarken insan ve yalnızlık düşüncelerine daldım gittim. İnsanlar yalnız doğuyor, yalnız yaşıyor ve yalnız ölüyor. Sevgi, aile ve dostluklarla yalnız olmadığımızın yanılgısı ile yaşıyoruz. Yanılgıda hiçbir kötülük yok. Utanılacak birşey de. Herkesin kalabalıkta yalnız hissetmesi muhakkak olmuştur. İşte aslında gerçek anlamda yalnız olduğumuz için...Aman düşüncelerim negatif değil, tam aksine insanın gerçek anlamda yalnız olduğu bilincinde olmasının aslında çok değerli bir yargı olduğunun öneminden ibare aslında...Ama insan yalnızlığı tercih etmemeli...

İnsan koşarken zamanı aslında tam anlamında kendine ayırıyor...Böyle düşüncelerde kafanızın kapısını çalıyor işte...


Sonra aklıma babam geldi. Onun doğumgünü yaklaşıyor. Ne almak lazım. Nasıl bir hediye onu mutlu eder diye... Daha zamanımızda var... Aslında karar verdik de, bloğumu okuyor diye sürprizi bozmayayım dedim. :)))Güzel birşey... Koşarken onun da planlarını yaptım...


Geçen günde yine koşarken aklıma başka birşey gelmişti, bu sefer de sinirli sinirli koşmuştum. Hemen paylaşayım:

Aylardır Migros'dan kurutulmuş yaban mersini alırım. Hafta da en az 4-5 kilo tüketiyorum. Benimle beraber annem ve ablamda en az 5'er kilo tüketiyorlar. Gide gele Migros'da kuruyemiş bölümünde çalışan adamcağız ile arkadaş olduk. Uzaktan beni gördüğünde hemen 1 kilo yaban mersinini paketler. Geçtiğimiz ayda satışların ne kadar arttığını konuştuk. Meğer haftada 4-5 kilo sattığı yaban mersini " 20-30 kiloyu bulmuş. Neyse, Migros'u tercih etmemin sebebi yaban mersininin fiyatıydı. Kilosu 23 YTL olan yaban mersini, Makro'da 33 YTL, bazı kuruyemişçilerde 30 - 35 YTL arası değişiyordu. 2 hafta evvel gittim, Migros'da kilosunu 34 YTL'ye çıkartmış. İsyan ettim. Niye Türkiye'de insanlar bu kadar fırsatçı diye. Satan mala zam yapılabilir de 11 YTL lik yani % 50lik artışın hiçbir açıklaması yok. Ben şimdi kalitesi 1 derece daha iyi olan Makrodan alıyorum. Şikayette de bulundum. Hiçbirşey çıkmayacağına eminim...Benim adamcağız ile de görüştüm, o da abarttılar biraz dedi. Biraz??? Enflasyonun tam net artış değerlerini bilmiyorum, ama % 50 olmadığına eminim. Daha da enteresan birşey söyleyeyim; Ataköy'deki Migros'da kilosu 21 YTL! Ne ki bu şimdi...


Bu düşünceyle de daha hızlı koşarken buldum kendimi. Sinirli sinirli... Fırsatçı değil kuralcı bir ülkede yaşamayı istediğim için isyankar isyankar koşmuşum...


Haftanın yarısını devirdik. Zaman ne çabuk geçiyor. Yine yurtdışı planları var, evet yine yeniden...Bu yıl bitmeden hatta bu ay sonu gelmeden hiç aklımda olmayan Amsterdam çıktı planlarımın parçası olarak! İşte böyle kısa süreli planlarda yapsak, hayat dediğin geçiyor gidiyor. İçinden sayısız sürprizler çıkıyor... Zaman içinde de iyi, kötü, kırgın, üzgün, telaşlı, meraklı, karışık, karmaşık hissetmekde çok normal. İnsan olmanın bir parçası...

Duyguları sayarken aklıma geldi. Geçtiğimiz hafta sonu Cuma akşamı, 18 yaşımdan beri arkadaşım olan Aylin ile birlikte yemeğe çıktık. Karışık duyguları yaşadım...


İnsanların değişimleri çok normal çok da güzel birşey de, alışmak zaman alıyor sadece... Bir de siz değişince, eski tanıdıkların aslında eski tanıdıkların olmuyor. Sadece eski dostunuzun düşman olmayacağınızı biliyorsunuz, senelerce uzak da kalsanız, dostunuz dostunuz olarak kalıyor...Aylin'de onlardan biridir. Türkiye'ye yeni dönüş yaptı Londra'dan. Cicim aylarında daha. Bebek'te Il Porto'da güzel salata ve balığımızı yerken o kadar çok konuştuk ki, sevimli garson bile yemekleri beğenmediğimizi düşündü. Hiç alakası yok, bir bilse... Ben son Londra maceralarımı hararetle anlatıyorum, o bana Hindistan yolculuğunu...Çok keyifli bir yemekten Ulus 29'a geçtik. Ne kadar sık gitsem de bıkmayacağım mekanlardan biri...Çok ama çok keyifli bir geceydi... Bol bol kahkaha, bol bol eski ve yeni anı paylaşımı, eski dostluğun verdiği rahatlık hissi...Kasılma hissinin olmayışı....Daha ne? Siz de değişseniz, onlarda değişse, yargılar farklılaşsa da eskiden temeli atılmış dostlukların temeli kolay kolay yıkılmıyor... Bence ara verilen dostluklar bakımsız kalan bir bahçe gibi...İçinde daha evvelden görmediğiniz sayısız güzelliği, değişik bitkileri, hiç dikmeyi düşünmediğiniz tohumların bitkileşmiş halini, değişimi görebiliyorsunuz...Ama bahçe aynı bahçe, toprak aynı toprak, alanı aynı alan... Bazen çalı çırpı, ot, bazende taaa yıllar önce ektiğiniz bitkilerin meyve vermiş halleri karşınızda oluyor... İnsan ister istemez, o bahçeye ektiği birşeylerin olduğunu düşünüyor. Belki meyve veren bir ağaç, belki dikenli bir gül! Kendinden bir parçayı rahatlıkla bulabiliyor ve belki de o yüzden eski dostluklar kolay kolay bozulmuyor....


Cumartesi olduğunda, annem ve ablamla beraber istinye Park'a gittik. İstinye Pazarı ile bütün butiklerin bir caddeye sıkıştırıldığı açık alan dışında farklı bir şey görmedim. Havalimanı gibi, çok büyük...Ama sırf İstinye Pazarını görmek için İstinye Park'a gidilir. Çok akıllıca bir mimari ve dahice kullanılmış ışıklandırma.... Butik caddesininde dünya da bir benzeri yoktur. Bütün butikler küçük ve derli toplu bir alanda toplanmış. Bu kadar markanın bu kadar küçük alandan olması sanırım dünyanın başka hiçbir yerinde yok. İnsanın içi açılıyor her 2 yerde de... Aha buradan/ sanal inceleyin!!!! Canım ablam sağolsun, onunla gittiğim her yer bir kat daha zevkli. Ablam Yasmin için ayrı bir yazı ayırmam lazım. Hayat arkadaşım benim...İyi ki o da gelmiş... Annemle bana kahve ısmarladı ama bize yakışan bir şekilde - kavga dövüş - çıktık İstinye park'tan. Yok öyle kötü değil, kardeşleri olanlar bilir, kavga dövüş derken içinde asla nefret içermeyen kısa süreli didişmeler...Ben şahsen ablamla didişince, acaip huzursuz olurum, son derece mutsuz olur ve hiçbirşeye konsantre olamam. Neyse bu çok ayrı bir konu...Bana yıllar evvel sormuşlardı; vücudunda bir organın ablan olsaydı hangisi olur diye; hiç düşünmeden cevap vermiştim, ciğerlerim diye...Anneme beynim, babama karaciğerim, Vito'cuğuma da kalbim demiştim... O zaman ki erkek arkadaşım içinde damarlarımdaki kan demiştim. O gitti ama, kalbim pompalamaya devam ediyor... Yeni kanlar için...


Cumartesi akşam olduğunda, güzel bir kalabalık ile Wanna'ya yemeğe gittik - gerçekten de güzel bir kalabalık ile... Masanın yarısı yabancı idi. Bir güzel içtik, yedik dans ettik...Görüşmekten hep keyif alacağım insanlar... Gece sonunda aslında tüm gecenin bütün keyfini ve sihirini bozacak durumlar yaşadıysamda, bugün için ben şimdilik sadece keyif aldığım zamanı kafama yerleştirmeyi seçiyorum. Biraz da 3 yanlış 1 doğruyu götürür cinsinden...

Pazar sabahı olduğunda ise, o güzel günün yarısını uyuyarak geçirdiğimi farkettim. Nasıl olduysa, ilk defa bu kadar geç saatlere kadar uyumuşum...Ama o günde evimin keyfini çıkarttım, ailemle birlikte...

Sonra da malum Pazartesi... Salı... Çarşamba... ve sonra Perşembe...Cuma...

Kalan haftanızın sürprizlerle geçmesi dileğiyle, unutmayın her bir nefes de aslında bir mucize...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Mutlu vs Mutsuz!


Bazen insanlar genelde çok pozitif, mutlu yapıda olduğumu söylerler... Ama durum hep öyle değil. Mutsuzluk olmazsa mutluluk olmazdı tabii...Birbirlerini dengeliyorlar...Yani mutlu olmak isteyen biri, muhakkak mutsuzluğu da yaşamalı! Hiçkimse her zaman mutlu değildir. Bazen karanlık kazanır ve hayat daha çok ağırlaşır. Bulutların arasından güneşi görmek neredeyse mümkün değildir. Böyle hissettiğiniz zamanlarda size bazı tecrübelerimden neler yapacağınızı söylemek isterim:

İlk olarak şunu hatırlayın: Görmekte güçlük de çekerseniz bulutların arkasında güneşin olduğunu muhakkak hatırlayın hep!
İkinci olarak, korkuyu, mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşayın, o gün. Boşuna kaçmayın... Diğer tarafa anlamadan geçeceksiniz. Zamanla tüm bu negatiflikler kaybolacak, bunu bilin.
Üçüncü olarak, kendi mutsuzluğunuzu bir kenara bırakın, ve gülmeye sizden daha çok ihtiyacı olana yardım edin. Zorla da olsa bir gülücük vermeniz hem size hem de sizden daha çok ihtiyacı olana iyi gelecektir.
Son olarak kızgınlığı bir kenara koyun! Üzgünken kızgın olmak en kolay çıkış yolu, ama bu sizin mutsuzluğunuzu daha çok hatırlatacak ve size daha uzun eşlik edecektir...
Ben tüm bunlardan da en iyisini kullanırım; iyi bir dost. Yarın yıllarca uzak kaldığım, ama yeniden dostluğunu bıraktığım yerde bulduğum, Miriam ile öğle yemeği yiyeceğim. Miriam dünyanın en süper, en komik, en keyifli ve en zeki insanlarından birisi. Ve ne şanslıyım ki, biz birbirimizi kısa süreliğine kaybetsek de, yeniden yakalamanın bilinciyle bu ay içinde üçüncü kere buluşuyor olacağız. (Araya bayram, tatil yolculuk vs girmeseydi, eminim hafta da 3 olurdu)
İnsan iyi dostlarıyla biraraya gelince, neden mutsuz olduğunu bile unutabiliyor!!!

Benden size tavsiye,


Herkese mutlu günler...

Not: Köpeğiniz varsa, hiç düşünmeyin hemen onu kullanın :) Şüphesiz Vito benim bütün negatif enerjimi anında pozitif enerjiye çevirirdi...Canım oğlum, ne kadar özlemişim seni....

30 Ekim 2007 Salı

Döndüm ama aklım kaldı! Biri kargoya koyup yollasın bari :)

29 Ekim Pazartesi evime döndüm. Ama ne dönüş. Yorgunluktan ayaklarıma resmen kara sular indi. Evime geldiğimde Boğaziçi Köprüsü'nü ve havai fişeklerini seyrettim dinledim...Sanki ışık ve havai fişek gösterileri Cumhuriyet Bayramımız için değil de, benim için, Istanbul'a dönüşüm içindi. Sanki Istanbul bana hoşgeldin diyordu...


Döndüm ama benim aklım, kalbim Londra'da kaldı...


İnsanın gittiği ve gideceği her yerde tanıdıklarının olması, iyi dostlarının olması çok güzel bir şey. Kıymetini iyi biliyorum... Londra'da her dakikamı iyi değerlendirdim. Dostlarımla. Eski dostlarım, yeni arkadaşlarım... İnsanın zamanının değerini bilmesi de çok önemli...O anı, geçmişi ve geleceği değil...


Bu sabah işe geldim, ama çalışasım yok. Hiç yok. Dört gözle haftasonunu bekliyorum. Hem dinlenmek için hem de yurtdışından gelecek bir arkadaşım ile görüşebilmek için...


Sonra ki hafta sonuda bir sürpriz yapabilirim yine, bir yerlere uçabilirim yeniden :) bakalım... Adını henüz koymayacağım, belli olmadan tam, ama zaten daha zaman var. Daha şimdiden, bugünü yaşamak varken, 2 hafta sonrayı düşünemeyeceğim. Sadece fırsat gelirse, seçimlerimi yapacağım...


Dün gece başımı yastığıma koyduğumda, kendi adıma yaptığım seçimleri değerlendirdim, sonra da uzun uzun dua ettim, şükrettim. Her fırsatta çok iyi yaşamama engel olmayan, bana hep destek olan aileme, ablam Yasmin'e...


Herkesin kendi seçimlerini en iyi şekilde kullanması dileğiyle,


Mutlu haftalar...

28 Ekim 2007 Pazar

28 Ekim Pazar Londra :))))))))))

Dün gece uzun yıllardır bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Londra hem aynı hem de çok farklı. Saat 21:30'da Nozomi Bar'da benimkilerle buluşmaya gittiğimde, gecenin mükemmel geçeceği belliydi. Nozomi çok ama çok şahane bir yer. Fusion - Japanese yemeklerinin sunulduğu ama 22:00dan itibaren bara dönüşen bir mekan. Japon ama italyan kültürünün iyiyden iyiye hissedildiği bir mekan. Beauchamp Place küçük bir Floransa olmuş zaten. İtalyanların domine ettiği, ve insanların sigara için çıktıklarında yanyana bulunan restaurantların önünde takıldığı bir sokak olmuş. Gittiğimde hemen bara yöneldim ve kendime vodka-cranberry söyledim. Bu arada üniversiteden Daniele diye bir arkadaşım Nozominin işletmecisi olmuş, o beni tanıdı! - Bu arada değişmemiş olmak güzel bir gelişme :)))) Biraz onunla sohbet ettim, sonra da mekanın Dj'yi ile... Bardakileri bir güzel çekiştirdik. Los Angeles ve Newyorktan tanıdığım bir arkadaşım var, The one Group'un sahibi - Jonathan Segal...Onu da orada görünce... Hmm dedim Nozomi gerçektende iyi bir seçim olmuş şu kısa süreli ziyaretimde... Los Angeles da gitiğimiz bir gece klubu vardı, Hyde Lounge - onun mimarı Lionel Ohayon ile tanıştım. Bir süre clüpleri konuştuk, Aralıkta LA'a geri gidince ziyaret edeceğim daha çok arkadaşım oldu valla! Neyse, tam da benimkiler nerede kaldı derken, Zygi girdi kapıdan içeriye. Zygi de "Camera" adlı bir müzikalin prodüktörlerinden. Londraya bir sonraki ziyaretimde müzikaline gideceğim - söz verdim valla! Gece boyu çok güldük, eğlendik.




Nozomi den Tramps e doğru yöneldiğimizde saatler 1 e geliyordu. Ama olsun "Its only midnight" diye diye yoğun Cumartesi gecesi trafiğini aşarak, Tramps e geldik. Ama ne kalabalık! Hallowen partisi varmış, aman Tanrım!!! Neyse içeri girdik, ve saat 4'e kadar, açıkçası ayaklarıma hakiki anlamda kara sular ininceye kadar dans ettik. Bu arada sigara yasağından klubün bir kısmı sokakta, bir kısmı içerideydi. Bu sigara yasağı iyi olmuş aslında! Arada "hava" almaya çıkabiliyorsun! Gerek içerde gerekse dışarıda enteresan insanlarla tanışma fırsatını yakaladım. Kısaca çok ama çok güzel bir gece daha geçirdik.






Saatler de geri alındı ya, ohhh ne güzel :) Sabah uyandığımda kendi kendime "bu sabah kaçış yok" dedim ve hemen yüzümü yıkayıp parka... Geldiğimden beri ancak bu sabah koşabildim. Yağmur altında da olsa, 7 mil koştum. Şimdi kahve molamı veriyorum. Birazdan yine duş ve hazırlanma ve oradan gecekilerle Berkeley hotele brunch'a...Kendime kocaman bir kahvaltı siparişi vereceğim. Yum yum!!! Oradan da bakalım...





Hava kapalı ve soğuk, ama ben hiç öyle değilim. Yasmin in dediği gibi Londra öyle bir yer ki, uzak da olsa asla kopmayacağın bir şehir...Bunun kıymetini daha da iyi anlıyorum...Bir de Yasmin'in... Herşey güzelde, onun eksikliğinide hissetmiyor değilim. Keşke o da burada olsaydı...Bir daha ki sefere...





Herkese iyi Pazarlar!!!

27 Ekim 2007 Cumartesi

Londra - Cumartesi :))))


Sabah Portobello'ya gidecektim. Ama dün geceden dolayı erken kalkamadım. Sözüm ona koşarak Portobello'ya, Cumartesi pazarına gidecektim, oradan kaldığım yere dönüş, duş vs vs ve giyinip dışarı çıkacaktım... Zaten yağmur yağdı bütün gün...Portobello Pazarı açılmazdı, bir de dün gece yattığımda saat 4'e geliyordu :))...Bir daha ki sefere artık!

Jacob ile Londra'yı bıraktığım zamanlarda "trendy"leşen Sloane Avenue - Draycott Avenue - Walton Street - Beachump Place dörtgeni iyice en iyi restaurantların, barların yeri olmuş. Arap free! Canım arkadaşım Jacob beni almaya geldiğinde, ben yaklaşık 4 kadeh bubbly bubbly yi bitirmiştim :) Oradan Draycott Avenue'de Papillion'a yemeğe gittik. Nasıl özlemişim... Saatlerce konuştuk, güldük...Eski dostun yerini hiçbirşey tutumuyor hakikatende...Ben Türkiye'ye dönüp evlendiğim için büyük bir salaklıkla eski arkadaşlarımla görüşmeyi kesmiştim. Hepsi Londra'da zaten... Neyse, şahane yemek ve şarap ve sohbetten sonra, eski klubümüze bir güzel dans etmeye gittik. Tramps. Hiçbirşey değişmemiş. Garsonları bile :))) Değişen birşey var, o da sigara kuralı....Kalabalıkların dışarlarda toplanıp sigara içmelerine önceleri kızıyordum ama aslında fena da değil. İnsan sigara içmeye çıktığı zaman başkalarıyla da tanışma fırsatını yakalıyor...Hele geceleri bahsettiğim dörtgende yürürseniz geç saatlere kadar renkli görüntüleri yakalama fırsatını elde edebiliyorsunuz...

Bugün geç uyandım. Hemen giyindim dışarı attım kendimi. Önce evimize bakmaya gittim. Biraz hayal kırıklığı oldu ama bir sürü güzel anı, bakımsız kalmış girişi unutturdu. Annemlere şikayet edeceğim. Binamızın dışı çok iyi gözükmüyor...Resimde çektim bol bol - kanıt var yani :)

Oradan yine parka daldım, çiseleyen yağmurun altında ufak tefek işlerim olan Mayfair e kadar yürüdüm. Sonra yine Knightsbridge, Sloane Street ve bayıldığım Kings Road arasında ufak tefek alışverişlerimi yaptım. Öğlen olduğunda okuldan bir arkadaşımla buluşabildim. Ama burada küfür edesim geliyor kendime çünkü fotoğraf makinemin hafıza kartını boşaltmadığım için...Neyse geç öğle erken akşam yemeği yermişçesine oturduk yine sohbet yine sohbet. Öyle güzeldi ki.. Eski okulum Millfield'den bir sürü arkadaşımla buluştuk ve saatlerce son 15 sene de neler yaptığımızı anlattık birbirimize...

Az önce geldim duşumu yaptım ve yine dışarı çıkmak için hazırlanacağım. Kendi kendime de söz vermiştim, muhakkak bir westend müzikaline gideyim diye (Dirty Dancing i çok methettiler) ama bu akşam yerim belli : Nozomi Bar... Londra nın en trendy, en iyi lounge restauratlarından biri... Çok keyifli...Sonrasını bilmiyorum ama çok iyi geçeceğine şimdiden eminim.

Bu gece saatler 1 saat geri alınıyor! Ve ben 1 saat daha fazladan kazanacağım diye çok ama çok mutluyum.

Zamanın değerini bilmek lazım tabii; özellikle iyi zamanların...

Sevgiyle kalım...

26 Ekim 2007 Cuma

Londra - Cuma :))))

Oh geldim nihayet! Hemen kendimi sokaklara attım. Knightsbridge, Sloane Street, Park Lane'de yürüdüm... Göz doktorumu ziyaret ettim. Bu arada gözümde bir kanama olmuş. Önemli değil sadece dikkatli olmak lazımmış, blood pressure a bağlı olaraktan... Ben de pek anlamadım ama, kan şekerine falan baktır muhakkak dedi doktorum. Daha 1 ay evvel gittiğimde gayet sağlıklı olduğumu öğrenmiştim, neyse üzerinde durulacak bir mesele değil...Herşey iyi, herşey yolunda...

Hava kapalı ama yağmur yok, tam Vito 'luk aslında. Doktoruma giderken Hyde Park'tan geçtim ve Vito'yu çok andım, hayatta olsaydı ve burada yaşayabilseydik diye...

Akşama senelerdir görmediğim, Londra'da yaşarken artık ailemden biri olan Jacob ile yemeğe ardından da clubbing e gidiyoruz... Şimdi geldim, bir kadeh şampanyamı içtim. Oh!!! Biraz dinleneyim sonra duşumu yapıp hazırlanacağım.

Bakalım nereye gideceğiz? Bana sürpriz olacak! Şahane!

Eski dostlarla ilgili de en çok bunu seviyorum. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bıraktığınız yerden devam...Dostluklar çok önemli, ve ben bunu hiçbirşeye değişmem...Jacob da benim çok ama çok eski bir dostum ve açıkçası onunla buluşmak için can atıyorum...

24 Ekim 2007 Çarşamba

29. AVRASYA MARATONU vs VERDA MARATONU


"Bir kıtadan diğerine koşarak geçmek isteyenler için bu yıl tek fırsat Ekim ayının son Pazar günü. 29. Kıtalararası Avrasya Maratonu 28 Ekim 2007’de koşulacak. Organizasyon kapsamında bu yıl da 15 kilometre yarışı ile herkese açık halk koşusu düzenlenecek. Tüm koşular Asya’da başlayıp Avrupa’da sona eriyor. Maraton ve 15km yarışlarına, 28 Ekim 2007 itibarıyla 18 yaşını doldurmuş olanlar katılabiliyor."

Beni tanıyanlar bilir... Aylardır sabahları koşuyorum. Ciddiye de alıyorum, ama bir zaman sonra bir hedef belirlemek gerekiyor. Ben de İstanbul Maratonunu belirlemiştim...

Meğer bu Pazarmış (28 Ekim 2007)... Benim İstanbul'da olmayacağım Pazar...

Üzgünüm hem de çok. Kendime hedef belirlemiştim; İstanbul Maratonu diye, ama gel gör ki bu yarışta yer alamayacağım. Daha bu sabah Yasmin' e açıklıyordum; bitirmek şart değil, yeter ki katılabileyim, bir hedeftir diye...


Kaçırıyorum. Çok girmek istediğim yarışa giremiyorum, çünkü Londra'da olacağım... Bu seyahatlerde benim maratonum gibi oldu diyorum artık!
Artık bir daha ki sefere diyelim... hay anasını!

19 Ekim 2007 Cuma

UGG Australia - İstanbul

Senelerdir ablam Yasmin'in ve benim giymekten keyif aldığımız, ama Türkiye'de olmadığı için üzüldüğümüz botlar nihayet İstanbul'a geldi...Ama ne gelmiş... 100-130 $'lık bot 640 YTL'ye!

Yazık dedim kendi kendime, birbirimizi kazıklıyoruz! Bu ucuz botlar bu kadar mı pahalıya satılır? Ayıp!
Botlarla ilgilenen, bu şahane botları almak, giymek isteyen arkadaşlarım; http://www.victoriassecret.com/ 'a girin - linki aşağıda - oradan sipariş verin. 1 hafta da geliyor. Renk renk boy boy, terlikleri, şapkaları, anahtarlıkları...hepsi var! Hemde normal fiyatlara! 5 misli boşu boşuna vermeyin...

Bilginize....

16 Ekim 2007 Salı

Hotel ve City Guide?


İtiraf ediyorum, blog yazılarım açısından 'tembel' oldum! Çok tembel - Tanya çok haklısın!... Ama bir tek bu konuda tembellik ettim - valla!!! Üstelik iyi sebeplerim var, hem de çok iyi sebepler... Çok seyahat ettim bu aralar. Daha da seyahatlar yolda... Evet bir işim var, farkındayım ama bir şekilde ayarlayabiliyorum. Hem çalışıyorum, hem seyahat ediyorum, hem blogları takip edebiliyorum, hem de sorumluluklarımı (evim, ailem ve çevreme karşı) yerine getiriyorum...

Bütün bunları yaparken, sabah koşularım düzenli gidiyor - gittiğim her şehirde hemen hemen her sabah koşuyorum; hatta öyle ciddi bir boyut aldı ki, en kısa zamanda maratona katılmayı düşünüyorum, şaka değil gerçek. Limitlerimi görmek istiyorum. Aynı zamanda yelken sınavım var, onu da ihmal etmedim...Sağlığım desen bir-iki aksaklık dışında iyi...

Neyse asıl konu şu; onca yer gezdim, onca yerde kaldım, kaldığım yerlerle ilgili bir blog başlatayım diye düşünüyorum... Mesela Roma, mesela Floransa, Cannes, Londra, Newyork, Los Angeles...Bu sene içinde gittiğim şehirler... Yakında Marbella ve Venedik eklenecek listeme... Şimdi öyle yerlerde kaldım ki, hepsi birbirinden lüks... Her bir otelin avantajını, desavantajını konumunu, fiyatlarını, sunduklarını, restaurantlarını, barlarını, özelliklerini rahatlıkla yazıp çizebilir, önerebilir veya "sakının" diyebilirim... Mesela Roma'da Hassler Villa Medici, Hotel D'Inghilterra, The Inn on the Spanish Steps, Hilton Cavalieri vs vs...Ya da Beverly Hills Wilshire, Chateau Marmont - Los Angeles, ya da Waldorf Astoria, Mercer, Carlyle - NewYork'ta ya da Londra'daki The Great Eastern, Sanderson, Berkeley, Claridges, Dorchester, Blake's, 47 Park Street.......... Plaza Athena, George V, Hotel de Crillon - Paris....Liste gidiyorda gidiyor... - bayağı bir hotel bilgim var... Tabii ki hepsi bu sene içinde kaldığım oteller değil... Yıllar içinde gezdiğim zamanlarda... Hay anasını İskoçya'da Pertshire'de bile öyle bir otelde kalmıştım ki... Düşünüyorum da az buz değil, bayağı yer gezdim - yıllar boyu...

Bunlara ek olarak gidilecek veya kesinlikle gidilmeyecek! barlar, restaurantlar... Havayolları şirketlerinden bile biraz bahsedebilir, karşılaştırabilirim. İster first, ister business ya da ekonomy...Hangi zamanda hangi şehir daha güzeldir, ne zaman gidilmesi daha güzeldir... Elbette bilgim kendi bildiklerimle kısıtlı ve herşeyi bilmem mümkün değil, ama tecrübe paylaşımı zarar getirmez değil mi?


Bi nebze "otel ve city guide" - ama tarz bir otel ve city guide...Belki biriniz atıyorum Londra'ya ya da Paris'e gitmek istersiniz, hazırlamayı planladığım blogdan yararlanmak istemez misiniz? Masanın tuzu biberi olur - olmaz mı?

Ayreten, otellerde yaşadığım değişik tecrübelerimi de paylaşabilirim. Mesela 3 gün içinde 2 otel değiştirdiğim oldu. Şikayetlerim sayesinde! şu anda hem Los Angeles hem de Roma'nın 2 lüks otelinin VIP listesine girdim, buna ek olarak bir daha kalmaya gittiğim zaman ödeyeceğim fiyatlarda da güzel değişikler olacak...

Şu an bunun üzerinde çalışıyorum...Yaklaşık bir haftadır boş zamanlarımda bütün bilgilerimi bir yerde topluyorum, excel sheet'de... Bari bilgimi topladıkça ve yazdıkça sizlerle, yakın arkadaşlarımla paylaşayım diye düşündüm...

Ama takıldığım bir nokta var; blogu ingilizce yazmam lazım sanki... hmmm sevgili arkadaşım Volkan'a soracağım, ingilizce veya türkçe yazdıkça otomatikman çeviri yapacak bir program var mıdır diye... İngilizce yazmak istememin sebebi şu; blogumdan hem yurtdışındaki arkadaşlarımın yararlanabilmesi, hem de kendim yararlanabileyim, şöyle ki, otellere gittiğim zaman blogumdan bahsedersem neler olabilir merak ediyorum...

Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum...Belki şimdi değil de, bundan birkaç sene sonra basılacak kitap bile olabilir...Neyse, fikirlerinize açığım; ne dersiniz?

29 Eylül 2007 Cumartesi

LA LA Land!!!





I am back! But jetlaggin... Will be back with the stories (boy do I have any :)) and the pix...

Missed you all, so v.much!
Just gimme time to settle - been kindda bizzy :)) - catchin my drift? - hahahhahaha............

3 Eylül 2007 Pazartesi

Los Angeles

Çok yakında Los Angeles'a gidiyorum, hem de Londra üzerinden...Hiç öyle hazırlanmazdım tatil için falan, ama bu sefer şimdiden başladım. Eski arkadaşlarımı göreceğim tabii...Çok heyecan yaptım...Dün de 2 tane daha arkadaşımın Los Angeles'ta olacağını öğrendim...Ne kadar şanslıyım ki nereye gitsem hep bir tanıdığım var...

Enteresan (??!!) ve eğlenceli geçeceğine inandığım yolculuğumu annem ve babam için buradan blogumda paylaşıyor olacağım...Talep geldi bir kere...

Sabahları Laurel Canyon'da hiking yapmayı planlıyorum, sonra otelime gelip kahvaltı faslında resimli yazılarımı bloguma koyarım...Valla, bu sefer havalimanından başlayacağım fotoğraf çalışmalarıma...


Ne kadar heyecanlı olduğumu söylemiş miydim?

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Çok sinirliyim...

Sabah koşarken bir baktım sokak köpeğinin ön ve arka ayağını birbirine olta ipi ile bağlamışlar... Sahilde düşe kalka yürüyor...Müdahele ettim hemen tabii...

Hayvancağız evime kadar peşimden koştu. Duş yapıp kahvaltımı ettikten sonra işe gelmek için çıktığımda hala evimin önündeydi...

Nasıl insanlar bunlar ya? Yok bu ülke hızlıca bütün cazibesini iyiden iyiye kaybediyor benim için! Bu insanlarla beraber yaşıyoruz...İstemiyorum bu insanlarla aynı yerde yaşamayı...

Sinirliyim...Çok sinirli!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

22 Ağustos 2007 Çarşamba

I can't quit you!

Bazı günler böyle geçiyor. Kötü zamanlar hiç aklıma gelmiyor. Hep güzel günlerimiz. Birbirimize sarılıp uzanmamız, sabah ve akşam beraberliklerimiz, birlikte dondurma yememiz... Birlikte uyumak, birlikte uyanmak...Bakışlarımızla birbirimizi anlamak...Ben uyurken beni gelip öpmesi, ben ağlarken beni teselli etmesi...Beni koruması...Birlikte yaptığımız geziler...


Eve koşarak geldim, mutfağımda bulaşık makinemin yanındaki boşlukta yarım kalan kemiği duruyor hala... Yere uzandım ve seyrettim dakikalarca...Ağlamak iyidir derler, sistemden çıkartırmışsın...Ne zaman çıkar sistemimden bilmiyorum... Çok da umurumda değil...Drama yaratmıyorum ama duygular işte...Bazı günler mutfakta yere uzanıp o kemiğe bakmaktan kendimi alamıyorum...


Vito'nun öldüğü ertesi günü ona ait ne var ne yok, oturduğu koltuklar, uzandığı halılar dahil herşeyi yolladım. Ne kemiklerini, ne tasmasını görmek istemedim bir daha...Kokusunu bile duymak istemedim... Yine öldüğünün ertesi günü bütün fotoğraflarını çıkarttım. Hepsine uzun uzun baktım...Bolca ağladım...Öldükten 3-4 ay sonra farkettim ki yarım kalan kemiği bulaşık makinesinin yanındaki boşlukta kalmış. Orada kalsın dedim. Bıraktığı gibi... Neden bilemedim o an...İyi ki kalmış orada...Bu duyguların gelip gideceğini, arada içimin cız edeceğini biliyordum ama gelip gitmelerin ne kadar süreceğini bilemedim. Çünkü bir buçuk sene oldu, hala gelip gidiyorlar...


Dün akşam Tanya'cığımın Bono'sunun ayağa kalkamadığını, çok ağır şartlarda evde yattığını öğrendim. Bono 14 yaşında bir boxer. Çok yakışıklı bir boxer. Tanya'nın yazısını okuduğumda yine geldiler. Yine kötü oldum. Tam da aynı sabah işe gelirken, İstinye'den Maslağa çıkan yokuşta kavga edip hırpalanmış bir sokak köpeği görmüştüm. Alayım mı götüreyim mi diye dakikalar harcadım o köpekle... Yolun ortasında bir sağa bir sola gidiyor, görmediği için bir 2 yolu ayıran demir tellere, bir yüksek kaldırıma çarpıyordu... Bende arabamın dörtlülerini yaktım ve durdum yolun ortasında başka araçlar çarpmasın bari diye...Gerçektende bir sağa bir sola gidiyordu...Kaldırıma doğru çekmeye çalıştım sesimle...Ama alıp doktora götürme cesaretinde de bulumadım. Üstümde beyaz t-shirt falan var ya... Allah kahretsin...Sanki yenisini alamam. Sanki arabamı yıkatamam... Bıraktım orada öylece... İyi bok yedim...İyi hissetmiyorum kendimi. Suçlu hissediyorum...Biliyorum sokaklarda onlarca, binlerce sahipsiz kedi köpek var. Ama bu karşıma çıktı...Çıkmıştı daha doğrusu...İçim hakiki anlamda huzursuz hala...Nasıl bıraktım orada ya?


Bu moralsizlikle işe geldim, ve Tanya'dan mesaj geldi. Türkiye'de bulunamayan bir ilaç varmış, ya İngiltere'den ya da Amerika'dan getirtmek gerekiyormuş diye... Mail attım NewYork'a ve tabii ikinci evim Londra'ya...Haber bekliyorum...Umarım bu ilaç en kısa sürede Tanya'nın eline ulaşırda, Bono ayağa kalkabilir, kendini daha iyi hissedebilir... Ama bir gerçek var, Bono'da Vito gibi çok sevilen bir köpek.


En önemliside bu...Gerçekten de gerisi hikaye. İnsanın elinden her zaman daha iyisi gelir, ama sevmenin ve sevilmenin sonu yok. Onun gibisi yok. Karşıma çıkan o sokak köpeğini seven hiçkimse yok mesela. Yalnız orada muhtemelen ölüme terk edildi...Tanya'ya buradan onu söylemek istedim...Tanya çaresizce oturduğunu düşünüyor ama yanılıyor. Tanya o çok özel duyguyu taşıyor zaten Bono için ve yeter ki bunun farkında olsun...


Köpeklerin en güzel tarafı sevgine karşılık vermesi...Sevildiğinin kıymetini çok iyi bilmesi...Onun için verdiğin yemekten, aldığın ilaçtan ya da mamadan çok daha önemli...Seni sadece seviyor. Sevilmeyi bekliyor. Sadece sevmek lazım onları bu durumda...Bol bol sarılıp öpmek... O zaten bu kadarıyla yetiniyor. Zaten beklentileri bu yönde... Bono bunun kıymetini çok iyi biliyor, onun içinde bu önemli zaten...


Biz insanlar bunu zor anlarız, çünkü sevmenin ve sevilmenin kıymetini bilmeyiz. Ne kadar önemli birşey sevilmek... Koşulsuz...Birlikte vakit geçirmekten zevk almak... ve asıl bunun değerini bilmek. İnsanlar bilmiyor bunu...Siz kaç köpek tanıyorsunuz, sizi sevsede kendi yolunda gitmek isteyen? Kaç köpek vardır size bağlanmaktan korkan? Hangi köpek sorumluluktan kaçar? O yüzden onları hakettikleri gibi sevmek onlara en güzel ilaçtır...Hakedenleri sevmek lazım... Sevgiyi hakedenleri...Senin sevgini, çünkü hayatta daha değerli bir duygu yok!


Tanyacığım, lütfen elinden hiçbir şey gelmediğini düşünme. Sen Bono'yu seviyorsun ve Bono da bunu hissediyor...Elinden başka gelmesi gereken hiçbirşey yok. Sakın yanılgılara kapılma. Sakın "bunu da yapabilirim"leri düşünme...Sakın "keşke bunu da yapsaydım, böyle yapsam daha mı iyi olurdu"ları ağzına alma, aklına getirme...Aptalca düşünceler onlar...Her zaman daha iyisini yapmanın bir yolu vardır, ve bu kaygıyı taşımak yersizdir...Çünkü sonunu bilemeyen bizler her zaman şöyle olsa daha iyi olurdu'larla düşünmeye mahkumuz...Yetinmeyi bilmediğimizden, aç gözlülüğümüzden kaynaklı...Ama sevmek çok güzel ve kıymetli bir duygu, ve Bono bunu en iyi hisseden, kıymetini gerçek anlamda bilen varlıktır...Sen zaten onun sevgisine karşılık vererek ona yapılacak en güzel ilacı veriyorsun...


Ve son olarak şunu eklemek isterim ki, Bono çok güçlü bir boxer. İlacı gelince ayağa kalkacaktır, ama bu da senin ona daha çok sarılacağın, onu daha çok öpeceğin günler olacağının göstergesidir... Biftek yanaklarından kocaman öpüyorum Bono'yu...

14 Ağustos 2007 Salı

Patlamış Mısır - Dondurma - Diet Cola aşk üçgeni

Madem yaşım itibarıyla, sağlıkla ve özellikle sağlıklı beslenmeyle kafayı bozdum, madem deli gibi spor yapıyorum ve kendime iyi bakmaya çalışıyorum; bunu adam gibi yapayım dedim. Gittim bir diyetisyene... "Ben öğün çok atlıyorum, et hemen hemen hiç yemiyorum, süte ve yumurtanın kokusuna tahammül edemiyorum, tereyağını ağzıma sürmem, Çikolataya bayılırım, dondurmaya taparım, e bir de 10 kutuya yakın Cola içtiğim günler var, nasıl sağlıklı beslenebilirim?" Neleri yanlış yaptığım belli de, doğrusu nedir, neler yapmalıyımı öğrenmeye gittim... Yarın sabahta kan şekeri, kolesterol, böbrekler, karaciğere falan baktıracağım... 1 ay boyunca adam bana program hazırlayacak...Ama bir şartla dedi; Diet Cola'yı kesiyoruz... Korku filmi gibi...Bırakamam diyorum; gelme bana diyor, neyse günde 1 kutuya izin aldım, ama zor bir hafta geçiriyorum, gelmeyin üstüme...


İlk aşkım diet cola...Daha üniversite yıllarımda başladım. öğlene kadar 3 kutu rahat içerim - insanlardan utanmasam non-stop içeceğim ama utandığımdan ve laf yemek istemediğimden 3 kutu ile sınırlı tutuyorum - daha doğrusu tutuyordum. Günde 10-11 kutu diet cola içen kim var? Üstelik abartmıyorum yaklaşık 15 senedir... Belki daha fazla... Eski koca pek de sevecen olmayan bir ses tonuyla şöyle derdi : "Verda, bak bu mermer taşı, üstüne hergün aynı miktarda cola dökelim, en fazla 5 yılda muhakkak erimeye başlar. Senin midenin nesi var? Nasıl dayanıyor? İçme artık, yeter!" "Böyle demeye devam, hemen bırakırım, nasıl da ikna ettin beni!"

Aynı şekilde dondurma... O da ikinci aşkım. O da üniversite yıllarımda başladı. Londra Üniversitesi... Aahhh...Londra... Başka bir konu orası...Cuma geceleri gece klupleri gezildikten sonra, hafif sarhoş kafayla evime gelip, 1 kg dondurmamı alıp, fırın eldiveni yardımıyla, Channel 4'da dizi seyretmeye bayılırdım...Bu da abartı değil, bir kutu dondurmayı rahatlıkla bitiririm. Fırın eldivenleride dondurma kutusunu üşümeden tutabilmem için...Hala öyle yerim... Bir ara beslenme kaynağımdı. Burada bu memlekette pahalı; Londra'da da çok ucuz değil ama buradan daha iyi fiyatta Haagen Dasz... Vanilla Pecan dondurma...Haftada 5-6 kutu rahat biterdi. Eski erkek arkadaşım "ice cream verds" derdi bana. Hala soruyor dondurmaya devam mı diye...Devam - dı! Istanbul'da da bilirsiniz, Modalı Ali Baba...Bademlisine bayılırım (çok canım çekti şimdi ya)...Onu da yemeyeli 1 seneye geliyor...Yolum düşmediki Moda'ya... Düşse, kutu kutu alıp stoklayacağım...Bulunsun dolapta!


Ve patlamış mısır... Onunla aram dondurma gibi iyi değil, ama çok severim...Kim sevmez ki onu zaten...Abartılı yemezdim onu, sadece aklıma geldiğinde...Ya da sinemalarda...Kova kova...Tabii yanında 2 ltr diet cola ile... Onsuz olmaz...






İyi mi ettim bilmiyorum; zaman gösterecek ama bu 3 aşkıma veda ettim - şimdilik... Yarın şu testleri yaptırayım bakalım tahribat varsa nedir - ben yine de acaip iyi çıkacağını düşünüyorum ama bakalım...
Bakalım neler olacak?

7 Ağustos 2007 Salı

I wake up and it is just "A bad dream"

Yukarıda ki başlık Keane'nin şarkısından alıntı başlık... Bir diğer favori şarkım; adamların "Under the Iron Sea" albumunden...

Dün gece kabus gördüm... Ailemle ilgili... Yangın vardı, patlamalar vardı... Yangın ve patlamalar annemlerin evinin içinde ama ev resmen Beverly Hills'de...Ev Beverly Hills'de ama eve giden yolda Migros var; ve bu Migros bildiğimiz Londra Harrods mağazasının içinde... Karmakarışık her yer...Havada bir garip... Garip renkler var gökyüzünde...Fırtınamsı ama yağmur yok... Garip bir rüzgar... Arkadaşımla birlikte Laurel Canyon'dan çıkmışız, eve dönüyoruz... Annemlerin evinin önüne geldiğimde bir bakıyorum, yangın var - ama patlamalar eşliğinde...Ev Beverly Hills'de dedim ama Harrods - Migros acaipliği gibi, sokakta da bizim bakkal var... Bizim evi seyrediyor... Eve gelipte yangını görünce haliyle eve dalıyorum, ama cehennem sıcağı var, nefes almak güç... Annemle babam evin salonunda...Annem herşeyden vazgeçmişcesine öylece oturuyor. Bakışları çok korkunç... Annem gibi değil... Gözlerini bana dikmiş, acaip bir gülümsemeyle bana bakıyor... Babam pasaportları, evrakları falan toplarlamaya çalışıyor, odanın içinde bir o köşeye bir bu köşeye koşuyor...Ne annem ne de babam benimle konuşmuyorlar bile...Tüm bunların arasında evin içinde arka odaların olduğu yerde, bir odada kapalı kalmış ablamın sesini, daha doğrusu çığlıklarını duyuyorum... Onu kurtarmam lazım... Bir annemlerin yanına koşuyorum, onları evden çıkarmak için, bir ablamın yanına gidiyorum, kurtarmak için... Ablamın ifadeside beni kötü hissettirdi. Çırpınıyor yardım etmem için ama edemiyorum, bir türlü demirleri açamıyorum (Oda da kapı yok - demir parmaklıklar var)... Ona dokunabiliyorum ama dışarı çıkartamıyorum onu...Çok fenaydı...Annemlerle, ablamın bulundukları odaların arasında uzun bir koridor var; yangın ve patlamalar o koridorda bir başka odada...O odanın yanından her geçişimde, resmen alevleri hissettim. Zaten tam patlamak üzereyken uyandım... Daha doğrusu sıçradım...Çok kötüydü çok...

Ama sonuçta uyandım...Kötü bir rüya sadece...Sadece bir kabus...
Uyandığımda korkudan bir dakika falan kıpırdayamadım...Sadece soğuk terle oturdum... Biraz toparlayınca kalktım ışığı açtım falan...

Bir kere daha Vito'yu aradım..Hem de nasıl...Canım oğluma sarılasım geldi...Damn! Şu köpeklerin ömrü daha uzun olsa... Vitokush'umda uyurken rüya görürdü...Artık kedi mi kovalıyor, karı peşinde miydi bilemem ama uyurken yattığı yerde koşmaya çalışması gözümün önüne geldi de... Burnunun önüne biraz tavuk koyduğum zaman, fişek gibi uyanırdı... Canım biftek yanaklım, koca adam...Hiç kimse senin yerini tutmadı ya...

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Keane! Keane! Keane!

Hopes and Fears & Under the Iron Sea... Great albums!!!

And "nothing in my way"!!! What a great song...

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Kırmızı et ve ben!

Ben farketmeden öyle bir hayata girdim ki; herkes bana iyi gözüktüğümü, aşık olduğumu dolayısıyla mutlu olduğumu falan söylüyor... Güzel bir hayatım vardır. Dolu dolu..Hobilerim vardır, keyif alarak yaptığım ve kendi kendime mutlu olmasını iyi bilirim de, bende ki farklılık beslenme ile ilgili...

Sabahları spora adadım kendimi... Kahvaltımı hiç kaçırmıyorum artık. Çok değil 7-8 ay evveline kadar kahvaltı diye bir öğünü bilmezdim desem yeridir. Hiç sevmezdim. Ama dedim ya konu üzerinde çok da düşünmeden artık her sabah muhakkak kuru kayısılı ya da incirli müsli yiyorum. Arkasından espresso... Günboyu litrelerce su içiyorum - eskiden bir bardak suyu belki ama belki bir ay içinde tüketirdim (yemin edebilirim); bu sayede bacaklarım eskisi kadar su toplamıyor... Haftada en az 1 kere balık yiyorum - ok bu eski bir alışkanlığım... Eski yaşam tarzım olan aburcuburları aklınıza gelebilecek bütün 'pis' şeyleri tamamiyle çıkarttım - farkında olmadan aslında - dondurmam dışında...Öleceğimi söyleseler vazgeçmem ondan...onun yeri bambaşka... bir de diet cola'm var, onu da asla bırakmam ama gel gör ki farketmeden onu da azalttım ... Uzun lafın kısası farketmeden beslenme alışkanlığımdaki bu değişim yüzüme, vücuduma yansıdı... çok sağlıklı olduğumu hissediyorum. Şişelerce alkol tükettiğim, kutularca sigara içtiğim, sadece abur cuburla beslendiğim zamanlarda da çok sağlıklı hissederdim de şimdi daha bir başka hissediyorum. Sigara kullanıyorum ama bırakmam... Keyifle severek içmişimdir hep. Hala da öyle...Alkol içinde aynı şey geçerli...Sadece keyifli günlerimde muhakkak masamda olur bir kadeh birşey (ok ya da 2 kadeh!)...



Kendimde yeni şeyler farkettim. Bana yeni yeni şeyler oluyor. Mesela öğün atladığım birgün sonunda çok acıkmıştım; normalde aklıma patates kızartmaları, gnocchiler, dolma mantı falan gelirdi, şimdi farklı. Kocaman bir tabak içinde (mümkünse dev bir kase olsun) sebzeli, belki peynirli, biraz ceviz ezmeli, bol yeşillikli salata geliyor. Geçen akşama kendime taze fesleğen, domates, mozzarella ve yeşilliklerden bir 'treat' yaptım-şimdi bile canım istedi- büyük bir afiyetle yedim. Bu salata işinde çok başarılı olduğuma karar verdim. Hatta keşke resmini çekseydim diye düşündüm, ama okuduğum dergiye dalmışım..
Yummm...Yukarıda ki resimden bile daha güzel görünüyordu...



Bütün bu salata furyasında, en sevdiğim balık bile gelmiyor aklıma... Eti zaten unuttum...Hatta öyle ki özellikle kırmızı et miğdemi bulandırmaya da başladı.... Geçtiğimiz günlerde, arkadaşımla birlikte yemeğe gittik. Beyefendi, kırmızı et siparişi verdi...Yemekler masaya geldiğinde fark ettim ki, bu eti ne canım çekiyor ne de kokusuna tahammül edebiliyorum...Vegetarian mısın sorusuna cevabım net oldu : evet!!! Öbür türlü bir sürü anlat, sonra yok protein yok kas erimesi anlatsınlar sana.. Ne uğraşacağım... Ne dinleyeceğim... Kısa kestim. Oturup da anlatmak istemedim... Ne gerek var keyif yapmak varken... Herkesin muhakkak bildiği bir şey vardır beslenme konusunda; ama dikkat edin en iyi bilenler genelde beslenme sorunu en çok olanlardır...

Benim konu ile ilgili bildiğim canımın çektiğini yapmaktır. Ama bu aralar canım broccoli, karnıbahar, kabak, patlıcan, taze fesleğen, balık, bulunduğumuz mevsim itibarıyla bütün meyveleri (tazesi, kurusu) çekiyor...hmmm ya da susamlı ıspanak salatası...tarifi isteyen varsa :) burdayım!!!

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Neyzen Tevfik'ten...

Türk milleti gariptir her lafı kaldırmaz...
"İ.ne dersin kızar da, si..rsin aldırmaz!

Neyzen Tevfik'in, gece meyhaneden çıkıp evine dönerken, dar bir sokakta karşılaştığı bir başka sarhoş ile aralarında geçen bir diyaloğu var; bayıldım:
"Ben senin gibi ciğeri beş para etmez herife yol vermem!
Neyzen geri çekilir, yolu açar ve der:
"Ben veririm!"

Hepinize iyi haftalar...

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Güzel Adam...


Kısa ve öz... Öyle bir dostum var ki...

Öyle değerli biri ki...Her geçen gün kıymetini daha iyi anlıyorum...

Öyle güzel bir adam ki bu adam...Her geçen gün onu daha çok seviyorum...

Vito'yu ayrı tutuyorum ama bu güzel adamın yerini de kimse dolduramayacak...
Sebepler, nedenler, nasıllar lazım değil... Benim için çok değerli bir insan bu güzel adam...

İyi ki varsın. İyi ki benim en yakın arkadaşımsın. İyi ki birbirimizi bulmuşuz...
Çağrı, hep hayatımda kal oldu mu?

13 Temmuz 2007 Cuma

Vito'yu çok özledim!


Sabahları uyanınca kuyruğunun yatağıma vurma sesini, yemeği pişerken salyalarını akıtmasını, yemeğini yiyince ağzını üstüme silmesini, horlamasını, osurup kendi kokusundan rahatsız olup köşe bucak kaçıp, evin içini vietnam'a çevirmesini, uyurken beni koltuktan itmesini, her pisliğini, her güzelliğini kısaca herşeyini ama herşeyini çok özledim...

1,5 sene oldu, eskisi kadar sık olmasada arada böyle geliyorlar bana... O biftek yanaklarını sıkıştırmayı, sinirlendirinceye kadar öpmeyi çok istedim bu sabah... Bana herşeyi öğreten bu adamı, oğlumu sevgiyle anıyorum...

7 Temmuz 2007 Cumartesi

Düğünler...


Cuma akşamı annemin ısrarı üzerine Cercle D'Orient'da düğüne gittim. Düğün sahipleri annemle babamın çok yakın arkadaşları... Tanışmalarına neden olmuş kişiler, annem ve babam için son derece anlamlı bir düğün... Bana gelince, damadı tanımam, gelini hayatımda duymadım... (ne işim var şimdi orada değil mi?) Ama Cuma akşamımı değerlendirmek için iyi bir fırsat gibi geldi...

İşte bu yüzden düğünleri sevmiyorum. İki insan birbirini seviyor, hayatlarını birleştirme kararı alıyorlar, ama tanımadıkları kişilere yemek, içki, nikah şekeri, havai fişeği, kısa metrajlı film, canlı müzik, çiçekli böcekli notlar, carrefoursa da 100 YTL ve üzeri alışveriş yapanlara % 10 indirim, Beymen Club hediye çeki, ailenizle beraber Bodrum İçmeler Gazozsaray tatil köyünde bir hafta tatil, uçuş milleri, bir alana biri bedava, dikiş kursu, nokia fck 12349876 cep telefonu gibi fırsatları sunuyorlar, sonra benim gibiler Cuma akşamı fırsatı adı altında gidiyor, bir de utanmadan a'dan z'ye herşeyi eleştiri yağmuruna tutuyor...Olmaz ki... Bu kadar da acımasız olunmaz ki...Bence olunur.

Hiç tanımayan biri olarak, en "özel" gecelerini paylaşan iki kişinin duygusal anlarını nasıl paylaşabilirim? Allah aşkına, "my first love" şarkısı çalarken ilk danslarını yapan iki kişiye, trene bakan inekler gibi bakan birinin orada işi ne? Bana çok komik ve anlamsız geliyor...İç yüzünü bilemem ama damat bey ve gelin hanıma da pek anlamlı geldiğini düşünmedim. Birbirlerine bile bakmıyorlardı. Başlasam bitiremeyeceğim. Dedim ya herşeyi ama en ufak detayları bile eleştirebilirim. Çalan müzikten, sunulan yemeğe, davetlilerin tavırlarından, nikah şekerlerine...Hele o çocukluk videoları...ahhh o videolar, sunumlar yok mu...Bir de politikacıların şahitliği...Off offf...Öldürüyor beni...İstisnasız her düğün için böyle düşündüm. Yurt içi ve yurt dışı düğünleri dahil...Kendi düğünümde dahil...Yuck!!!


Şimdi kimse beni düğününe çağırmayacak - am-man :) Ama elimde değil...Her düğünde böyleyim. Sevmiyorum düğün olayını. Duygusallığını, özelliğini en önemlisi anlamını yitiriyor ilişkinin...Zevksizlik abidesi gelinlikler için ayrı bir yazı yazmam gerekir...ay ay ayyyyy..........


Hayalimde mükemmel bir düğün hiç olmadı, bir hesap yapıyorum, ve onca harcanacak parayla çok daha verimli işler yapabileceğimi düşünüyorum...O yüzden benim için mükemmele en yakın düğünler, sadece çok yakınların bulunacağı, insanların içinden geldiği gibi davranabileceği, keyif alacağı küçük bir partilerdir herhalde...Ben bir kere daha evlenmeye karar verirsem; düğünümü kendi teknemde yapmak isterim mesela... Yakınlarımı alayım, kusana kadar eğleneyim isterim... Rahat olsun... Makara yapabileyim...İçten davrananlar yanımda olsun...Bol bol kahkaha atabileyim...


Tekne dedim de, bu arada yelkene başladım; son aşkım! Hiç bu kadar iyi hissettiğim bir yer aklıma gelmiyor, öyle özgürlük (zaten özgür hissediyorum), kendimi bulma (her farklı tecrübede insanın kenidnde farklı birini bulabileceğine inanıyorum), denizler ve ben (yalnızlığı da pek sevmem öyle) hisleri falan değil, tadı farklı geldi, çok keyif alıyorum, çok mutlu hissediyorum... Nedenini düşünüyorum, çözmeye çalışıyorum... Zaman geçtikçe, öğrendikçe fikirlerim değişecektir... Ama bugün gördüm ki; kontrolsüz bir ortamda (çünkü denizi, havayı, diğer tekneleri veya kendi kullandığın tekneyi kontrol edemiyorsun - bugün ki teknenin dümeni kırıldı da) herşeyi ama tüm bu bileşik faktörleri kontrol etme zorunluluğu ve sonunda edebilme... (daha çok erken benim için farkındayım-ha ha) Herşeyi kontrol altında tutma zorunluluğun var ve ben bundan son derece çok keyif alıyorum...hmmm belki de bu yüzden uçmayı sevmiyorumdur -hiçbir b*k kontrolümde değil diye...Düşünmem lazım değil mi?

28 Haziran 2007 Perşembe

Bir Istanbul klasiği...

Çarşamba akşam üzeri saatleri...Malum havada doğal bir fön durumu var... Birisi yukarıdan fön makinasını tutmuş üzerimize...41.5 derece olunca insanın içinden yürümek gelmiyor ama akşam yemeği sözüm var; yemeğe gitmeden önce Bebek'e giderken çok sevdiğim bir arkadaşımın cafesinde soğuk birşeyler içeyim dedim... Buzlu buzlu buzlu çilek içeceğimi sipariş etmek üzere cafenin rahat koltuklarının üzerine oturdum... ve sahili seyretmeye başladım..



Önümde eski bir beyaz Renault durdu. İçinden katıksız orijinal 4 adet erkeç (2 yaşını doldurmuş erkek keçilere verilen isim) çıktı... Hepsi önceden anlaşmış gibi aynı anda t-shirtlerini, arkasından pantalonlarını çıkarttılar...Çıkarttıklarını arabanın içine attılar... Araba uzaklaştığında, karşımdaki manzara karşısında kısa süreli şok yaşadım. Kısa süreli şok diyorum çünkü bu tip manzaralara hepimiz alışkınızdır da, dün gördüklerim daha evvel gördüklerime oranla daha bir değişikti... Bu katıksız 4 gencimizin ağızlarında birer sigara (yeni yakılmış), üzerlerinde muhtemelen Dyo plastik boya ile yapılmış tattooları (hepsinin de sağ kolunda), ayaklarında parmak arası terlik (bu detayda ölüyordum, garson yetişti) ve pantalonlarının altından çıkan palmiye ağaçlı, çiçekli böcekli uzun short mayolar (bu detayda da garson yanımdan ayrılmadı yine düşüp bayılırım falan diye)... Öyle bir yürüyorlarki; bir ara yanlarına gidip imza isteyesim geldi! Ocean's four ekibi gibi..(ama bu ekip trafik kazası gibi!)...kasıla kasıla yürüyorlar...Kendi mahallelerinde böyle yürüseler, bu sefer kömüşlerin (büyükbaş hayvanlardan büyük boynuzları olan sığır türüne verilen isim) göz bebekleri olurlar - Amanın...


Sıska bedenlerine bir iki kas sıkıştırılmış, esmer mi esmer gençlerin denize giresi gelmiş belli. Artık nereden geldiler bilemiyorum ama sanırsınız oscar töreninde kırmızı halıda yürüyorlar... Ocean's four ekibi ağızlarında sigara ile karşı kaldırıma, deniz kenarına geldiler; meğer orada ekibin diğer üyeleri varmış ama ben görememişim...Kaldırımda kömüşleniyorlar... Ekibin diğer üyeleri ayağa kalkınca gördüm...Tamam dedim içimden "Ocean's eleven" tamamlandı...


Aralarından biri etrafına şöyle bir baktı, ağzında hala sigara... Çiçekli böcekli mayoyu zınk!!!!! aşağıya indirdi... Ve beklediğim o görüntü karşımda belirdi. Beyaz don!!! Bu arada sigara hala ağzında...Ellerini yukarı doğrulttu.... Dikkat sigara hala tütüyor... Ve hoop denize... Aşağısını göremiyorum ama ayağa kalkıp baksam olmaz...Olsun birazdan o yukarı tırmanacak! Ekibin diğer üyeleri birbirleri ile şakalaşıyorlar... Biri birini itiyor "get lan" diye bağıra bağıra; diğer ikisi oradan geçmekte olan bir kıza doğru "hüüüüüppppppp" çekiyor, bir diğeri sokak köpeğini tutmuş sahibiymiş edasıyla orasını burasını seviyor; bir diğeri de, hiç kaçırmam, beni izliyor.... Olsun bende gözlük var nereye baktığımın önemi yok... Ekibin belli ki yaşça ufak başka bir üyesi ağacın arkasında durmuş (ama durduğu yer yola bakıyor) palmiye ağaçlı shortunu indirmeye başladı...Aha dedim; şimdi manzara tamamlanacak işte... Bunda da bakalım beyaz don mu var derken, a-ha...bir baktım yok! Hiçbirşey yok! Meğer beyaz donunu yanında getirmiş, orada ağacın arkasında! giyiyor... Sonra hepsi sırayla denize girdiler, izlemeye devam edeceğim ama arkadaşım geldi o sırada...Devamını izleyemedim. Önemli bir bölümünü kaçırdım maalesef...daha bunların denizden çıkışları vardı ya...


Güzelim İstanbul manzarasının içine ettiler diyeceğim ama, sıkıcı sıkıcı denizi izleyeceğime bu manzara ile daha iyi vakit geçirdim açıkçası...


hmmm... Acaba diyorum bu akşamda mı gitsem?

22 Haziran 2007 Cuma

5 günde 5 kilo!!!


1. Gün : 1 kilo patates

2. Gün : 1 kilo yoğurt

3. Gün : 1 kilo sebze

4. Gün : 1 kilo elma

5. Gün : 1 kilo ızgara et


5 günde 5 kilo!!!!!

Var mı başka tarifeleriniz????

21 Haziran 2007 Perşembe

Busy busy busy...


Döndüğümden beri yoğunum... İşler, içkiler, yemekler, düğünler!!! (aslında düğüne bizzat gitmedim ama bir düğün haberi vardı ki...evde oturmak istemedim) Ama kısa da olsa bir iki şey yazmak istedim...Tatilin tamamını anlatmam için sayfalar lazım, hadi sayfalar var, enerji lazım.. 10 gün boyunca dolu dolu geçen bir tatilin ardından, biraz dinlenirim belki dedim ama nafile... Her gece bir koşuşturma, hergün bir toplantı... Hiç şikayetçi değilim, ama karaciğerim... ah karaciğerim...Karaciğerime hiç iyi bakmıyorum...Gündüzleri bol bol kuru kayısı yemeye çalışıyorum ama akşamları 2 kadeh bile olsa içiyorum. Durum vahimleşti biraz :) Havalar da yardımcı olmuyor...Çok sıcak...Hafta sonunu nasıl atlatacağım bilemiyorum...


Bugün size bir kitap önereceğim ama tatilimle ilgili kısa da olsa bir-iki şey söylemeden edemeyeceğim...Bir insan 10 gün boyunca hep güler mi? Ben hep güldüm... Düşündüğüm, kitap okuduğum veya uyuduğum (pardon sızdığım) gecelerin dışında... Bir de kızdığım bir iki olay dışında...Bir iki sakat olay oldu havaya bağlı ama genelinde çok iyi geçti...Şahaneydi. Bitsin istemedim...


Ama insanın evi gibisi yok ya... Evimi çok özlemişim...Yatağımı, banyomu, salonumu, mutfağımı, bornozumu, buzdolabımı...kısaca herşeyini...



Neyse, sizlere okuduğum çok iyi bir kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum, fırsat bulunca okuyun lütfen; "Like the Flowing River"... Paulo Coelho'nun köşe yazılarından ve yolculukları sırasında yazdığı kısa hikayelerinden derlenmiş olan Like the Flowing River'ını herkese, hepinize tavsiye ediyorum... Kısa bir kitap ama okuması uzun...Uzun çünkü her küçük hikayesinde duruyor düşünüyorsunuz... Hayata dair herşey ama herşeyle ilgili birşeyler yazmış...Ayıca yıllarca severek okuduğum yazar Paulo Coelho ile internet aracılığı ile olsa da tanışma ve konuşma fırsatını yakaladım, blog arkadaşlığı kurduk...daha doğrusu şimdi mailleşiyoruz... Blogunu ziyaret etmek isterseniz, bknz linklerime :)))...2-3 günde bir kısa yazı yazıyor...

17 Haziran 2007 Pazar

Döndüm...

Sabah 5den beri yoldaydık; dün akşam olmamız gereken Bodrum Marina'ya bu sabah 9'da vardık... Sert hava, büyük dalga, fırtına olayları... Neyse sağsalim döndük... Şimdi de Marina'da kahvaltı keyifi yapıyoruz... En kısa zamanda sizlerleyim...Hepinizi tek tek öpüyorum...

30 Mayıs 2007 Çarşamba

The Presets


Geçen hafta myspace music'de dolanıyordum, NewYork'ta yaşayan eski bir erkek arkadaşım müzik işinde... Hala görüşürüz... Evlendi barklandı çoluk çocuğa karıştı falan ama iyi bir dostum olarak kaldı...Hatta New York'a son gidişimde görüştük, oğluyla tanıştım... Neyse, senelerdir müzik görüşlerimizi paylaşır, yeni grupları konuşuruz falan...Bana da demişti, "The Presets" i dinle - çok seversin diye...
Şimdi Türkiye'de müzik marketlerde, bizim şirketin radyo bölümünde araştırıyorum yok yok yok!!! Amazon'ları denedim, istediğim albumu (Girl and the sea) bulamadım...Zaten bütün albumlerini almam lazım...Bilginiz olursa beni haberdar edin derim :)... En sevdiğim şarkıları ise yine 2004 yılına ait albümleri ile aynı ismi taşıyan "Girl and the sea"...Adam beni tanıyor, benim için şarkı yazsa, Girl and the sea'yi yazarmış...kaç gündür başka birşey dinlemiyorum... Sizde tadına bakmak isterseniz, buyurun yukarıda yazılarımın üstünde duruyor :)


Girl and the sea....
tonight the
tonight the hills are watching her
as she runs towards the sea
yeah she runs so she be free
and of all the friends and enemies shes made along the way
they are no where in her thoughts
as she dives beneath the waves

he's the one that you've seen sometimes on tv
and his shirt is on the ground while he's tackled by police
and the parcell that he throws across the bridge into the creek
it'll flow towards the sea it will meet with her tommorow

no place, some time we'll clear our eyes and when you're down
i'll come around

And all the places that shes been along the way
flames are licken at their walls
night glows with their remains
from far away the animals come gather round to see
but she knows now how they feel and she knows now what it means

when she was young we'd ask her what she'd like to be
and she'd close her eyes and dream......
Now we're no where in her thoughts
as she dives beneath the waves.
a place I've found could be all ours
but I've seen where you would rather be....

29 Mayıs 2007 Salı

Müzeyyen hanım...


Pazartesi akşamımı ananemle geçirdim (anneanne diyemiyorum bir türlü)... Anane sen çok yaşa ya... Kadın 80 küsür yaşında, 90'a merdiven dayamış ama cin gibi...Üstelik kan kanseri ama haberi yok... Bayıldım dün onunla sohbet etmeye...Neler neler konuştuk...Keskin, yalın, doğrudan yaptığı yorumlar var öldürdü beni...

Ofisten çıkıp, trafiği aşıp garaja geldim. Arabamı park edip eve yürüdüm. Evime girdim. Eskiden kalma alışkanlık, hemen üstüme eşofmanlarımı geçirdim... Eskiden kalma alışkanlık diyorum çünkü Vito sağolsun, eve her geldiğimde uhu katkılı 'mis' kokulu salyalarını üstüme yapıştırırdı... Hatta düğüne gittiğim bir iki geceyi hatırlıyorum; yatağımın üstünde giymiştim gece elbiselerimi - yataktan ceylan edasıyla hoplayıp, zıplayıp kapıdan dışarı... Uzun atlama rekorları kırılmıştır tabii...Eve gelişte aynıydı, kapıya en yakın odaya yine ceylan edaları ile atlayıp zıplayıp, daha evvelden hazırlanmış "Vito kıyafetlerimi" ya da "Vito havlularını" üzerime geçirmeye dalardım... Feci durumlar feci... Herifte öyle bir salya vardı ki; doğru bir arıtma sistemi ile İstanbul'un bugünkü barajlarını doldurmaya yeterdi - şakam yok; adam heyecanlanmasın, değil İstanbul, Türkiye'nin su ihtiyacını karşılayabilirdi. Öyle feciydi...Herneyse...
Akşam evime geldiğimde, alışkanlıkla üzerime geçirdiğim eşofmanlarla buzdolabımın içini seyrederken, aklıma ananem geldi...Gündüz ofiste IT departmanındaki arkadaşlarım PC'me yaptıkları bir güzellik karşılığında zeytinyağlı dolma istediler...Yapmasını bilirim ama içimden gelmiyor... Aylardır yemek yapasım yok...Geçen ay bir 'arkadaşım' kendisine yemek yapmamı istedi - ama istediği ile kaldı... Hikayede dolmamda bir başka zamana... Ben de buzdolabının içine bakarken (dışarıdan gören birisi televizyonumu buzdolabıma koydum da onu seyrediyorum zanneder), dolma geldi aklıma - hemen ananemi düşündüm...Dolabımın içi boş değil, var bir güzellikler... Ama sigaramı, ehliyetimi, kimliğimi diet cola eşliğinde alıp, evden fırladım. Garaja yürüdüm, arabama atladığım gibi zeytinyağlı dolma merkezine... Ananeme...

Kadın yaşlı tamam ama onun için yemek çok önemli... Evde zeytinyağlı çeşidi değil, çeşitleri olmalı... En az 2 çeşitte tatlı...Hepsi ev yapımı olacak...Hakkaten de dün akşam baktım dolabına; zeytinyağlı dolma yoktu ama börek (kıymalı ve peynirli), pilav (bulgur ve beyaz) ayşe kadın fasulye, maydanozlu köfte, patates yemeği (bayılırım), semizotu yemeği (yum yum), zeytinyağlı bamya (yine canım çekti), neli olduğunu anlayamadığım bir çorba (mercimek olabilir emin değilim), havuç, lahana ve patates salataları...Hepsi de ya bir ya da iki kişilik... Öyle pişirip de 5-6 gün yemek yapmak zorunda kalmayayım mantığıyla pişirilmemiş... o gün tüketilecek; ki yarına yenileri başkaları pişirilecek... Bir de irmik helvası vardı (yapmayı ilk öğrendiğim yemek - küçükken çok severdim, Londra'da yalnız yaşarken öğrenmemin zorunlu olduğu yemek türüdür), hemen yanı başında aşure (hiç sevmem, hatta mümkünse bakmayayım)... Tokum ama 'mecburen' hepsinden yedim biraz biraz...Yemek düşkünü değilim, ben sohbetli yemek sevenlerdim ama 36 yaşıma geldim ... bu kadının evinde yemek yeme alışkanlıklarım değişiyor... Ne ki şimdi bu?

"Ne iyi ettin geldin dedi" Hakkatende de ne iyi ettim ki gitmişim ona...Bazen tüketir beni ama gitmek lazım. Bir gün hepimiz yaşlanacağız...Bizi de ziyaret etmelerini bekleyeceğiz birilerinin...Dedem öleli 10 seneyi geçti, çok yalnız kaldı ananem... Ama tercihi biraz da...Çalışanlarla geçinemez ananem - yanında olsunlar istemez, çalışanlar işlerini bitirirler ve akşam evlerine dönerler... Yalnız kalmayı sevmiyor anane ama kimseyi de istemiyor işte...

Ama bize bayılıyor, gözlerinden anlıyorum...Işıl ışıl oluyor beni görünce...Vito gibi...Gerçek sevgi işte bu dedirtiyor insana...Karşılıksız...Sadece seviyor beni. Çok önemli benim içinde, ananem beni karşılıksız seviyor... Ohh istediğim zaman, istediğim kadar şımarabiliyorum yanında...Onu ananem olduğu için değil, beni ben hissettirdiği için seviyorum... Azdır böyle sevgiler... Kıymetlidir... Değerini bilmek lazım...

Yemek faslından sonra işimi anlattım ilk - soruyor anlatıyorum ne yapayım; ben öyle 'aman kadın yaşlıdır üzmeyeyim şimdi onu' diyenlerden değilim, anlamaz mı o beni, ciğerimi biliyor; yaşadığım olumsuzluklar var işimde olumlu gelişmelerlerle birlikte anlattım hepsini birer birer; hemen aynen şöyle dedi : "Sen zayıfsın, doğru beslenmediğin için beynine kan gitmiyor. Bu yüzden salaksın! Yemek ye azıcık!" Muhtemelen doğru söylüyorda, öldüm orada... Şahane bir yorum dedim. Ananem herşeyi yemeğe bağlıyor; anane işlerim kötü, halledeceğim tabii, doğru olan bu; bunu yapacağım - kadından gelen yorum aynen şu : "zayıfsın, beynine kan tam gitmiyor, salaksın...yemek ye!" Anane diyorum; annemlerle aram biraz bozuk, babamla aram açık - "zayıfsın yemek ye biraz doğru düşünmeye başlarsın" - "o kadar kola içersen karaciğerin için çalışır vücudun, haliyle beynine yeteri kadar kan gitmez...salak olursun...Doğru beslen"...Konular ilişkilere geldi, yorumlar daha bir farklı boyut aldı, Tanrı'ya inanma konusuna geldi hararetli tartıştık, hayvanlara geldi; hikayeler eşliğinde yorumlar aldı başını gitti...

Ayrılırken söz verdim ona, 2 günlüğüne alacağım onu, bende kalacak... Zeytinyağlı dolma yapacak...Ve yine şahane yorumlarını dinleyeceğim...Sen çok yaşa anane....

21 Mayıs 2007 Pazartesi

100 million Bon Jovi fans can't be wrong!


Hafızam gerekli olduğu yerlerde hiç ama hiç çalışmıyor, gel gör ki abuk subuk neler var hepsi hafızamda...çöp tenekesi gibi... Hep de genelde hatırlamayı çok da istemediğim, daha doğrusu hatırlamanın sadece üzüntü getireceği olayları hatırlamaya endekslenmiş...Nasıl bir beyindir ki bu? 10 sene önce bugün... 6 sene önce bu hafta sonu... 2 sene önce bu Cumartesi... Her nedense güzel ya da kötü günleri, bugün sadece anmak bana koyuyor...Üzülüyorum...Güzel şeyler için daha çok koyuyor, hadi kötüler geride kaldı diyebiliyorum da; güzel günler için... iyi ki yaşamışım mı? bilemedim şimdi...

2 sene önce 17 Mayıs'ta eve geldiğimde içim çok acıdı, yaklaşık 80 kiloluk canavar Vito, sağ ayağını kırmış... Artık merdivenlerden mi düşmüş, koltukta uyurken mi bilemiyorum... Eve geldiğimde bir baktım ön ayağının üstüne basamıyor... Sen al koca adamı sırtında doktora götür, ertesi günde ameliyat... 19 Mayıs tatil zamanı da... Ama umrumda değil...Ameliyatı sonrası tek başıma taşıdım desem kimse inanmaz, ama taşıdım bir şekilde eve... Sabaha kadar inlemelerini dinledim...Sesi aklımdan çıkmıyor, keşke o abuk subuk hafızam burada işe yarasada unutabilsem...

Herneyse, geçenlerde amazon'da geziniyordum... Bon Jovi'nin "The Lost Highway" albümünün hangi gün çıkacağına bakarken (19 Haziran), hiç yayınlanmamış şarkılarının bir toplamasını gördüm... 4 CD ve 1 DVD'den oluşan bir toplama...Bonjovi'yi sevenlere duyururum...100 million Bon Jovi fans can't be wrong!!! O kadar iyi müzikler var ki... Sanki evimden çok uzaklardaydım da, evime dönmüşüm hissi yaratıyor Bon Jovi'yi dinlemek...Ben de Londra'da yaşadığım zamanlara geri gittim, evime...Hafızamı epey bir zorladım..."hakkaten bir de bu vardı, ahhh şunu da yapmıştık, evet evet şimdi hatırlar gibiyim orayada gitmiştim"... neler neler... Çok para verdim bu toplamaya ama değdi; daha evvel hiç duymadığım şarkılarını dinleme fırsatını yakaladım...Sanatçı olmak, yaratıcı ruha sahip olmak ve en çok önemlisi yarattıklarının geniş kitlelere hitap edebilmesi çok ayrıcalıklı bir olay... Jon Bon Jovi çok ama çok iyi bir müzisyen... Bunu bu toplamayı dinlerken insan daha bir iyi anlıyor...Umarım Türkiye'de de satışa sunulur, sunulur da Bon Jovi hayranları benim gibi keyif alma fırsatını elde ederler...

Londra'da yeni bir salon açıldı, the millenium dome - O2 arena... 23 Haziran'da Londra'da olmayı istiyorum...Gitmem zor gözüküyor ama arenanın resmi açılışı için konser verecekler ve ben elimden geleni yapacağım orada olabilmek için...

14 Mayıs 2007 Pazartesi

Hello! Lost Heroes....

Bir dergi, 2 dizi...

Bir dizi bu kadar mı iyi olur derken, bir tane daha çıktı başıma...Lost dizisine kaptırmıştım kendimi, şimdi de Heroes...Yapılacak işler var, görülmesi gereken insanlar var, ziyaretler yapılması lazım, sağlıklı olmak ve görünmek için yürümem gerekiyor, push up - pull up yapmak lazım... Ama hiçbirinin önemi yok! Lost izlenecek, hemen ardından Heroes...
Teknoloji sağolsun, Amerika'da yayınlandıktan bir gün sonra izleyebiliyorum her 2 diziyi de...Evde mısır patlatıyorum, smoothie'mi hazırlıyorum, sonra büyük bir keyifle dizilerimi seyrediyorum... Bir sonra ki haftayı iple çekiyorum....Friends dışında hiçbir diziye bu kadar bağlanmamıştım...

10 sezonluk Friends'i de 8.sezon itibarıyla keşfetmiştim... Tam hatırlayamıyorum ama sanırım 5-6 sene önce Vito böbrek hastalığı geçirmişti... 2 hafta sabah akşam başında geçirmiştim... O 2 hafta boyunca eski eşimin de baskısıyla hasta oğlumun yanında başladım Friends'i izlemeye...Bir başladım, tam başladım. Birinci sezondan, o zaman devam eden sekizinci sezona kadar Vito ile beraber izledik...Yaşadığım korku ve üzüntüden ilaç gibi gelmişti... Bugün bile çok üzgün zamanlarımda herhangi bir bölümünü koyuyorum, replikleri ezbere bilmeme rağmen hala çok güldürüyor beni... Dizi, film ve cd toplamaya servet harcamışımdır ama yaptığım en iyi 'yatırım' Friends dizisi... İlaç kullanmamaya dikkat ederim, hele uyku ilaçlarını kullanmam söz konusu değildir... Ama Friends benim için şahane bir uyku ilacı...Vito'yu kaybettiğim vakit, ablam geceleri uyuyamadığım zamanlarda 'Friends'i koyardı da, biraz uzaklaşırdım üzüntümden...

Açıkçası TV izlemeyi hiç sevmem. Beni tanıyanlar bilir, sadece iyi bir film veya güncel bir olay varsa (maç, son dakika haberi gibi) TV'nin karşısında oturabilirim. Yalnız yaşayanlar genelde evlerine gelirler, TV'yi açarlar, en azından evde ses olsun diye; ben müzik dinlemeyi tercih ediyorum. Vito da olmadığı için kendime ayırabilecek vaktim çok şimdilerde...Dışarı daha sık çıkabiliyorum, ama çıkana kadar zamanımı değerlendirebileceğim 2 dizim ve bir dergim var...Hello!, Lost ve Heroes... Çok özlediğim Londra ile sanki bağım bir şekilde kopmuyormuşçasına İngiliz Hello Magazine'imi alıp okumaya bayılıyorum...Eleştiriler bol: "Verda sana hiç yakıştıramadım, ne o öyle dedikodu dergileri? Zamanını daha iyi değerlendirsene" Valla kimse karışmasın zaman benim zamanım, zevk benim zevkim...IT'S MY THING, LET IT GO!!! İngiltere ve özellikle Londra ile ilgili haberleri almayı, takip etmeyi seviyorum... Nereleri yeni açılmış, hangi sokaklarda neler var, hangi ürünler çıkmış, hangi filmler hangi sinemada oynuyor, resimlere bakıp takip etmeyi seviyorum...Bu kadar basit. Seviyorum...

Bir de Lost ve Heroes var... Her bir bölümü her iki dizi içinde aynı keyifle izliyorum...
Tek sorun yayınlandığı bölüme kadar yetişmekti zamanında...Sanki kaçıyorlar! Zaten az uyurum, bir de dizilerin yayınlandığı güne yetişmek için çok uykusuz kaldığım için ofiste biraz "lost" olduğum günler çoktur... En azından keyif aldığım şeylerle 'lost' oldum ya...Kötü günlerimde beni hakiki anlamda 'lost' olmamamı sağladılar ya...